• ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Kırmızı Zaman Kitap Açıklaması Efsaneler, masallar ve gerçeklerle örülü bir İstanbul... Bu romandaki İstanbul, efsaneler, insanlar, balıklar, kayıklar, iskeleler, saraylar, dehlizler, kesik başlar, mezarlar, hastaneler, morglar, denizkızları, cinayetler, katiller, cellatlar, deliler, yani her şey uydurmadır. Efsanelerin yalanı abartılmış, insanların hayatına olmadık benekler atılmış, şehir baştan yaratıl-mıştır. Yok eğer, “Bunların hepsi gerçek, Haliç’te kırmızı bir kayık durur ve içinde Zaman Dayı yaşar, eski mezarlarda kesik cellat kafaları yatar, küçük kızlar mezar taşlarına dünyanın en güzel şiirlerini yazar, genç bir adam paramparça bir baba arar, her şeyi gören bir kambur hep susar ve İstanbul’un altında sır dolu dehlizler var,” diyen biri çıkar da beni yalanlarsa, ne mutlu bana. Kırmızı Zaman renkler ve isimlerle, sözcük ve sözlüklerle, söylence ve gerçeklerle, efsane ve inanışlarla örülü, kadim zamanlarla günümüzden hikâyeleri İstanbul’da kesiştiren bir roman. Yahut gerçeğin karanlık gölgesinin vurduğu bir masal… Sergilediği sınırsız düş gücüne karşın katı gerçeklere de yer vermesiyle yayımlanalı beri güncelliğini ve özgünlüğünü koruyor. __________________
    0 Cevap | 30 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Sinekkuşu Kitap Açıklaması Sandro Veronesi’nin 2020’de Strega Ödülü’ne değer görülen romanı Sinekkuşu 1960’ların sonundan başlayıp 2030’lara uzanan bir zaman diliminde, Marco Carrera’nın ve ailesinin üç kuşağını kapsayan hikâyesini ilişkiler, bağlar, kopuş-lar ve kayıplar üzerinden anlatıyor. Sen bir sinekkuşusun çünkü sinekkuşu gibi tüm enerjini olduğun yerde kalmaya harcıyorsun. Tam olduğun yerde kalabilmek için saniyede 70 kez kanat çırpıyorsun. Bu konuda mükem-melsin. Dünyada ve zamanda durabiliyorsun, çevrendeki dünyayı ve zamanı durdurabiliyor-sun, hatta bazen de geri geri uçma yeteneğine sahip sinekkuşu gibi zamanda yeniden yükse-liyorsun ve kaybettiğini yakalıyorsun. Sandro Veronesi’nin 2020’de Strega Ödülü’ne değer görülen romanı Sinekkuşu 1960’ların sonundan başlayıp 2030’lara uzanan bir zaman diliminde, Marco Carrera’nın ve ailesinin üç kuşağını kapsayan hikâyesini ilişkiler, bağlar, kopuşlar ve kayıplar üzerinden anlatıyor. Mar-co’nun yaşam yolu tuhaf eşzamanlılıkların yanı sıra ağır kayıplar ve trajedilerle yüklüdür: in-tihar eden bir kız kardeş, başka bir ülkeye göç eden ve yıllarca suskunluğa gömülen bir erkek kardeş, mutsuz bir evlilik, asla kavuşulmayan, mektuplarla sürdürülen platonik bir gençlik aşkı ve Marco’yu derinden etkileyen bir kayıp. Veronesi, yaşamın keskin virajlarında etrafın-daki her şey değişime uğrarken özel bir çabadan ziyade doğası gereği –tıpkı bir sinekkuşu gibi– sabitliğini koruyan Marco’nun yaşam yazgısını sürükleyici bir dille öykülüyor. __________________ <tbody> </tbody>
    0 Cevap | 17 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Sevimli Çıtırtılar Kitap Açıklaması Her insan kendinin sihirbazıdır. Dilin, kalbin ne söylüyorsa sen osun, demişler... Hayalleri ve hedefleri olan bir çocuktum. Bir gün sanatçı olacağımı, yazar olacağımı hayal ederek yaşadım, ama işler hiç de umduğum gibi gitmedi. Önce çeşitli işlerde çalıştım, daha sonra askeri hastanede memur olarak görev yaptım. Doğan'a eş, Damla ve Ozan’a anne oldum... Hiç vazgeçmedim... Hayallerimdeki hayat, kırk üç yaşından sonra emekli olunca başladı... Memuriyete başlayınca ara verdiğim tiyatroya hızlıca geri döndüm. Çocuk tiyatrosunda Pamuk Prenses olarak bıraktığım kariyerime Cadı olarak dönüş yaptım. Aradan o kadar çok zaman geçince tabii ki; ne prensesi oynayacak ruhum ne gençliğim kaldı. Şaşırabilirsiniz fakat “Cadı” karakterini çok sevdim. Bir kırk beş elli sene daha Cadı olarak kalabilirim. Elli yaşında Sevimli Kırıntılar kitabımı yazdım. Sevimli Kırıntılar şimdilerde dördüncü baskıyı yapmak üzere. Müthiş derecede mutlu hissediyorum. Bu kadarını ben de beklemiyordum. Bir gün fırına ekmek almaya giderken komşumuzun kızı Hacer'e rastladım. Hacer bana; “Ne geziyorsun sokakta? Hemen eve git, yazmaya devam et. Kim bilir sende daha ne hikayeler vardır.” dedi. Evet, haklıydı. Bende henüz kâğıda dökmediğim pek çok hikâye vardı. İyice yaşlanmadan, bunamadan, hikâyelerimi unutmadan hemen onları da kaleme almalıydım. Sevimli Kırıntılar’a kardeş olsun diye Sevimli Çıtırtılar’ı da yazmaya karar verdim. Eğer önce bu kitabım elinize geçti ise Sevimli Kırıntılar kitabımı da mutlaka okumalısınız. Düz bir öneri değil bu; şiddetle tavsiye ediyorum. (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Ekmeğin Masalı Kitap Açıklaması ‘’Ben bir buğday tanesiyim. Toprakla buluşursam çoğalırım. Bir iken, bin olurum! Anadolu’daki bir adım da ‘’berekettir’’ benim. İsterseniz ben, size kendi masalımı anlatayım. Aklımda iken söyleyeyim, herkesin mutlaka bir masalı vardır. Sakın ola ki sadece buğdayın masalı var zannetmeyin!..’’ (Tanıtım Bülteninden) __________________ <tbody> </tbody>
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Martin Eden Kitap Açıklaması Martin Eden’da, Jack London yazar olma mücadelesi veren bir gencin trajik hikâyesini anlatır. Martin Eden, eğitimli ve başarılı bir sanatçı olma arayışında yoksulluğun ve fırsat eşitsizliğinin üstesinden gelmek için mücadele eden, idealist ve kendi kendini yetiştirmiş bir gençtir. Geçmişinden sıyrılmayı amaçlayarak zengin ve eğitimlilerin dünyasında kabul görmeyi umar. Martin Eden, zengin bir ailenin eğitimli kızı Ruth Morse’a âşık olur ama onunla evlenebilmek için önce başarılı bir yazar olması gerektiğini düşünür. Sanata olan inanç ve bağlılığının yaşam koşullarını değiştirebileceğini düşünür, ancak bir dizi olay düşüncelerini yeniden gözden geçirmesine yol açacaktır. Sayısız genç yazar ve sanatçıya hayallerinin peşinden gitmeleri için ilham veren Martin Eden, Jack London’ın en sevilen eserlerinden biridir. __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Adeline'ın Peşinde Kitap Açıklaması Bana izin veren herkesin duygularını manipüle edebilirim. Canını yakar, seni ağlatır, gülmene ve iç çekmene sebep olurum. Ama sözcüklerim onu etkilemiyor. Özellikle de gitmesi için yalvardığımda. Her zaman orada, izliyor ve bekliyor. Asla başka yöne bakamıyorum. Daha yakına gelmesini isterken bunu yapamam. Gölge Âşık olmak istemedim. Ama şimdi âşık olduğuma göre ondan uzak kalamam. Gülüşü, bakışları ve hareketleri beni büyülüyor. Kıyafetlerini çıkarma şekli… İzlemeye ve beklemeye devam edeceğim. Ona sahip olana kadar. Ona sahip olduğumda da gitmesine asla izin vermeyeceğim. Bana bunun için yalvardığında bile... (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Şiddetli Sonlar Kitap Açıklaması Yeni canavarlar. Yaklaşan bir devrim. Ve ışıltısını kaybetmek üzere olan bir Şanghay... Yıl 1927. Şanghay, olası bir devrim tehdidiyle karşı karşıya. Roma’yı korumak için ilişkilerini kurban eden Juliette’in savaşı bitmemiştir. Tek yanlış hareketiyle Tyler ailedeki yerini gasp edecek, Kızıl Çete’nin vârisi olmak için elinden geleni yapacaktır. Juliette ise vâris olarak yerini korumalı, sevdiği adamı bu kan davasından korumak için onun kendisinden nefret etmeye devam etmesini sağlamalıdır. Roma ise hâlâ Marshall’ın ölümünü atlatmaya çalışıyor, yaşanan onca şeyden sonra daha soğuk bir kimlik oluşturmaya çalışıyordur. Juliette’i tekrar hayatına katmanın kendi suçu olduğunu biliyordur ve bu, sevdiği ve nefret ettiği kadını öldürmek anlamına gelse de işleri düzeltmek için her şeyi yapması gerektiğinin farkındadır. Sonra şehirde büyük bir tehlike baş gösterir: Milliyetçiler, Komünistler, Beyaz Çiçekler, Kızıl Çete ve halk birbirine girmek üzeredir. Devrim kapıdadır, böcekler tekrar ortaya çıkmıştır ve bu yüzden iki çetenin vârisi işbirliği yapmak zorundadır. Farklılıklarını bir kenara koymalı, politikayla ve canavarlarla verilen bu savaşa karşı güçlerini birleştirmelidirler. Peki, etraflarındaki tehditler bir bir artarken bir aşkı korumak, sonucun felaket olmasını engellemek mümkün müdür? (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Topraktan Kulübeler Kitap Açıklaması HİKÂYE insanlığın varlığı ile var olmuştur. İlk insanla beraber. Beşerin huzur ve selamti için semavi kitaplarda hikâyeler zikredilir. Hak kitapları tebliğ eden peygamberler de hikâye anlatırlar. Sebeb-i hikmeti ise insanlığa yol göstermek ve fehme takarrub (yaklaştırmak) içindir. Meselâ geçmişte şu kavim şunu yaptı hüsrana uğradı, şunları yapmadı felaha erdi ya da mahfuz kaldılar. Adeta insanlığın huzur ve selameti için ŞİFRELERİ-GÜZERGÂH’ı önceden verirler. (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Baharın Çığlığı Kitap Açıklaması O ses; hayır o kadar da güçsüz değilsin diye isyan ediyor. Korkuya kapılıyorum; karanlık, sessizlik, yalnızlık ve güçsüzlük… Karanlıkta etrafıma bakınıyorum ve tutunacak bir şeyler arıyorum. Böyle zamanlarda sadece kendi desteğime güveniyorum. İki kolumla sıkıca sarılıyorum omuzlarıma... Boşluktayım. Gecenin sessizliğinde, gecenin yalnızlığında, gecenin karanlığında bir başka dünyadayım. Defalarca kontrol ettiğim kilitli kapılarının, sıkıca çektiğim perdelerinin duvarları arasına kendimi hapsettiğim evimde değil de sanki bir başka yerdeyim… Bana uzak, bana yabancı bir dünya. Dışarıda insanlar var sevişen, ağlayan, eğlenen, dövüşen… Ya ben neredeyim? (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Manuel'in Kitabı Kitap Açıklaması “(…) Yıllardır Latin Amerika’nın sorunlarıyla ilintili metinler kaleme alan biri olmama rağmen roman ve öykülerimde o sorunlardan hiç bahsetmiyor ya da yüzeysel bir biçimde değiniyordum; şimdi burada nehrin iki kolu birleşti, ama bu hiç kolay olmadı, nitekim kimi karakterlerin karmaşık ve çalkantılı çizgisi bunu gözler önüne seriyor.” 20. yüzyıl edebiyatının en özgün isimlerinden Julio Cortázar’ın Manuel’in Kitabı romanı, 1973’te ilk yayımlanışından itibaren yazarın diğer yapıtlarından ayrılan çizgisiyle tartışmalara yol açtı. Manuel, Paris’te yaşayan Latin Amerika kökenli bir bebek, adına bir kitap yaratanlar da ona daha iyi ve daha eğlenceli bir dünya kurmak isteyen büyüklerdir. Latin Amerika’nın o dönemdeki politik durumuna odaklanan bu deneysel siyasi romanda kahramanlar -hem Manuel hem okurlar için- dünyadaki buhranı gerçek gazete kupürleri ve kaynaklarla ortaya koyarken, estetik arayışların ve devrimci hareketlerin bir boyutu da gözler önüne serilir. Cortázar’ın politik düşüncesini ve edebi çalışmalarını bir arada anlamak için eşsiz bir deneyim. (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Karagözlüm Kitap Açıklaması Bazen zor kavuşmalar daha tatlı oluyor, hazzı damaktan gitmeyen bir tat. Bana bak Baran, bana ne yaptığına iyi bak. Virane olmuş kalbime, harap olmuş halime bak bak eşkıyam bana ne yaptığına bak. Bir kuşun esen sert poyrazda sığındığı kuru dalım nerede? Bir kelebeğin saklandığı kozam nerede? İçki kadehinde aşkından balık olduğum günler nerede Baran? İyi bak aşkım bana, aşkından deli, divane olan Emine'ye iyi bak. Gittin dağlara, ovalara yaslandın; şimdi söyle bana, ben yaslanılmaya layık değil miydim? Cezaevinde nasıl bir bedel ödediğini bilmiyor değilim, seni o insan olabilmeyi başarmış kalbinden yüzlerce kez öpüyorum... Karagözlülerden çağlar kapanır, çağlar başlar... (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    Külah Kitap Açıklaması Edebiyatımızın eskimeyen ismi Ömer Seyfettin; Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e geçiş sürecini birebir tecrübe etmiş ve yaşayan bir varlık olarak benimsediği dili, toplumsal gelişmeler bağlamından ayrı düşünmemiştir. Bu açıdan Ömer Seyfettin, tema ve dil yönünden çeşitlilik arz eden hikâyeleriyle hemen hemen her kuşağa seslenebilen usta bir hikâyeci olarak ön plana çıkmıştır. Ele aldığı konuları belli bir dönem içerisinde tasvir etmekle beraber, insana ait evrensel gerçeklerden ve kendi milletinin konuştuğu dilden kopmamıştır. Bu noktada hikâyelerini modern Türkçenin zengin ve duru kaynağına taşımayı başaran yazar, çağdaş Türk edebiyatının yolunu açmıştır. Yazarın hikâyeleri; medeniyetler arasındaki geleneksel Doğu-Batı çatışması, Türk ve dünya insanının kimlik bunalımları, siyasal ve kültürel çekişmeler, Türk modernleşmesi, Batı taklitçiliği, toplum ve birey ikilemi, savaş psikolojisi, toplumsal adalet, özgürlük ve insanlığın tarihsel evrimi gibi kavramları derinlemesine irdelemektedir. Ömer Seyfettin’in yazınsal tavrı; Batı taklitçiliğinin sahte modernizmi ile gerçek aydınlanmacı fikirlerin ayrımı neticesinde ortaya çıkmaktadır. (Tanıtım Bülteninden) __________________
    0 Cevap | 1 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    AVRUPALILAR VE MÜSLÜMANLAR... Utanın ey Avrupalılar demeyeceğim. Çünkü İNSAN değilsiniz! Ömrüm boyunca sizin vahşi hayvanlar sürüsü olduğunuzu anlatmaya çalıştım. Gözümde bir yaratık kadar değeriniz, itibarınız yok, olmadı ve asla olmayacak. İçinizde ki insanlıktan nasiplenmiş olanlarınıza değil sözlerim ama insanlıktan nasiplenmemiş kahir ekseriyetinize ve bahusus yöneticilerinizedir. Utanmalıyız ey Müslüman ve insan kardeşlerim diyorum! Çünkü sorumluluğumuz büyük ama yapacaklarımızın çok azını yapıyoruz. Ömrüm boyunca dertlerimizi paylaşmaya çalıştım. Değerlisiniz, itibarlısınız ama kim olduğunuzun, niçin var olduğunuzun, nasıl yaşamanız gerektiğinin farkında ve idrakinde değilsiniz sanırım. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    MÜSLÜMAN TOPRAKLAR!... gözler görüyor, gönüller ağlıyor, akıllar şaşıyor. benim topraklarımda, benim kanımın aktığı topraklarda, benim terimin karıştığı topraklarda, benim gözyaşımın hamurlaştırdığı ve sertleştirdiği topraklarda, benim kanımla vatanlaşmış topraklarda, kardeş kardeşe kucaklaşarak küffara karşı vuruştuğumuz, küffara kan kusturduğumuz, iç-dış tüm hainleri tam susturduğumuz ve vatanlaştırdığımız topraklarda, İslam’ın çiçek çiçek büyüyüp, yücelip, yükseldiği topraklarda, Türk’ün at seslerinin ve kılıç şakırtılarının ayyuka çıktığı ve düşmana diz çöktürdüğü topraklarda, Alpaslan’ın yurt eylediği topraklarda, üstünde göklerin haşyetle çatırdadığı topraklarda, meydanları, yiğitlerin Allahüekber nidalarıyla sarsıldığı topraklarda, toprağa düşüyorlar, çakalların ***** kurşunları ile, toprağın yiğit, kavruk, masum ve garip çocukları. artık bitmeli bu kanlı ve kirli oyun! ya çakallar bu toprakları terk etmeli ya da yiğitler yeniden bu toprakları titretmeli ve bu toprakları kirli çakallara dar etmeli. ya susmalı artık kurşun sesleri ya da çakallar seslerini sonsuza dek kesmeli. bu gidişe bir dur demeli! ya vurulmalı hepten yiğitlerim ya da kökünü kazımalı sırtımıza yapışan itlerin! umudumuz tükenmesin, millet yönünü kaybetmesin, yiğitler yitip gitmesin, bu millet sabrın sınırına gelmesin, çaresizlere birlikte çare olmadık mı? yaylalarda birlikte horonlar tepmedik mi? düğünlerde birlikte halaylar çekmedik mi? birlikte sürülüp, birlikte dönmedik mi? birlikte ağlayıp birlikte gülmedik mi? zor zamanlarda ekmeğimizi bölmedik mi? Yurt için, devlet için, din için, bayrak için birlikte ölmedik mi? nedir bu olan biten nedir? nedendir bu ihanetler nedendir? öldüren kimdir ölen kim? kalleşliği kardeşliğe tercih eden kim? ya kardeşlik kalleşliği yenecek! ya kalleşlik kardeşliği toprağa gömecek! kavgada kardeşini bırakıp gitmemek gerek. zor zamanlarda birlik olmak gerek. fitneye fesada inat kenetlenmek gerek. hain tuzaklara düşmemeli, Haktan, Hakikatten, kardeşlikten şaşmamalı, şeytanın peşinden koşmamalı, benim topraklarımda bundan böyle artık kirli çakallar dolaşmamalı! __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    İSLÂM, GARİPTİR AMA GALİPTİR... ‘’dosdoğru olmaya emrolundum.’’ ‘’İslam, garip bir dindir ama galip bir dindir.’’ SPAREAUDE Gerçek, farklı bir olgudur. Bazen doğru ile gerçeği karıştırıyoruz. Oysa doğru, bizim doğrumuz iken; gerçek, herkes için gerçektir. Yani gerçek, ıskat edilemezken, doğru ıskat edilebilir. Zira doğru sınırlı, gerçek sınırsızdır. Doğru, ülkelere, insanlara, zamana göre değişebilirken; gerçek, asla durumlara göre değişen bir şey değildir. Gerçek, bazen aklı bile geride bırakır. Çünkü gerçeğin kuvveti, aklı aciz bırakır. Akıl, gerçeği, tüm teferruatıyla idrakten acizdir. Bu yüzden aklımıza güvenip, gerçeği ıskalamak büyük yanlıştır. Velakin bu gerçeğe rağmen hala aklına güvenmekte inat eden insanoğlu, aklıyla, insanoğluna ciddi çözüm yollarını gösterememiştir. Burada derin bir paradoks gizlidir. Bazen gerçeğe selam çakmak iktiza ediyor demek ki. Tüm hayatım gerçeğin peşinde olmakla geçti ve yazılarımla gerçeği aradım. Herkes, inandığı doğrularla gerçeğe ulaşmaya çalışır. Binaenaleyh doğrular paylaşılmalıdır ki, herkesi kuşatan ve kapsayan gerçeğe ulaşmak kolaylaşsın. Zira doğruların çarpışması sonucunda doğacaktır gerçek güneşi ve doğacak güneşi reddetmek ahlaki de, adil de olmaz. Bilakis, insanlığın zararına olur böyle bir şey ve böyle olacağı da aşikârdır. Ve parçalardan yola çıkarak gerçeğe ulaşılmaz. Mutlaka tümü bilmek, idrak etmek icap eder. Elbet parçasız, bütünü idrak zordur ama bütünü idrak etmeden de gerçek anlaşılmaz. Adaletin gerçeği, gerçeğin kabulüdür ve gerçeğin kabulü, ruhları harekete sevk eden bir itkidir. Derinlere dalmaya pek niyetim yok. Teknoloji dediğimiz şeyin etkisinin farkındayız. Zira uzak kalacağımız, ulaşamayacağımız hiçbir şey yoktur. Parmaklarınızın ucundadır tüm bilgiler. Dokunduğunuz an istemediğiniz kadar bilgi gözlerinizin önüne serilecektir. Veyahut raflarda sizleri bekleyen kitapların kapağını açmaya zahmet etmelisiniz. Çünkü hayatta bedelsiz hiçbir şey yoktur. Bendeniz, bildiklerimi, anladıklarımı öz olarak ortaya koymaya gayret edeceğim. Geçelim! İslam nedir? Tevhid ve Vahdet dinidir. Budur, bu kadardır. Şüphe götürmez bir gerçektir bu. Peki, din kimindir? Allah’ın. Yalanlamak kabil değildir! Peki, bir şeyin çerçevesini, sahibi mi belirler yoksa başkası mı? Bir yapının çerçevesini kim çiziyor teorik olarak? Elbette o yapının teşekkülünde yer alan muayyen bir komite. İdeolojilerin çerçevesini, ideologların belirlemesine kim karşı çıkmaktadır? Ya da kim, böyle bir şey kabil değildir demektedir? Kimse demez, diyemez, karşı da çıkamaz, çünkü herkes ona güler. Öyleyse dininde çerçevesini tayin eden Allah’tır. Dinin muhatabı kimdir? İnsandır. İnsanı halkeden kimdir? Allah’tır. Peki, Allah, sahibi olduğu bir şeyin çerçevesini belirlemeyi, yarattığı kuluna bırakır mı? Bunu yaparsa Allah olur mu? Gerçekleri kabul etmeliyiz. Gerçek bu mudur? Budur kardeşim. Gerçek, senin gönlüne hoş gelmiyor diye gerçeklik vasfını kaybetmez. Ya da gerçek değil dediğin bir şeyin gerçek olmadığını kati hüccetlerle ortaya koymalısın. Öyleyse insanı yaratmışsa, insan için dini göndermişse, insanı muayyen bir düzen içinde yaratan, o insan için gönderdiği dini de muayyen bir çerçeveye haiz şekilde göndermiştir. Akıl varsa, alıklığa gerek yoktur. Yani insanı halkeden, o insanı varlık gayesine mütenasip gayelere ulaştıracak olan, İslam’ı da halk etmiştir. İslam, bir pusuladır. İslamsız insanın, insan olmaklığı kabil değildir. Peki, insanı var edenin, insan için din gönderenin, o dini, insana anlatacak, açıklayacak ve örnek olacak şekilde yaşayacak birini göndermemesi düşünülebilir mi? Yaratıcı düzleminde aklettiğiniz zaman, bu kabil görünmüyor. Şimdi, dini biliyoruz, dinin sahibini de biliyoruz, o dini örneklik bazında temsil edecek insanın-önderin varlığını da biliyoruz. Peki, kitapsız bir din telakki etmek akla uygun mudur? Hayır, böyle bir şey düşünülmez. Yani kitapta bellidir; Kur’an yani insanı ve hayatı kuran. Hem de en yüce ve yüksek düzeyde kuran. Gözümüzün gördüğü, aklımızın algıladığı ve tenimizin hissettiği bir dünyada mıyız? Evet. Ölüm diye bir şey var mıdır? Yoktur deyip, yok edebilir misiniz? Kaçabilir, kurtulabilir misiniz? Kabul edip etmemeniz, inanıp inanmamanız ayrıdır, ama müşahhas olarak bu olaylara şahit miyiz? Hayır demek kabil midir? Ölüyor mu insanlar? Bunu görüyoruz, algılıyoruz, anlıyoruz, hissediyoruz değil mi? Müşahhas olarakta bunu bizatihi yaşıyoruz. Yani, kanlı, canlı bir varlık, adına ölüm dediğimiz bir büyük olayla karşılaştığı zaman, bizlerden ebedi olarak ayrılıyor ve onu bir daha göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyoruz. Ki alenen öldü dediğimiz insanı toprağa gömüyoruz ve üzerini toprakla dolduruyoruz. Ahiret diye bir şey var mıdır? Gözümüzle görmüyoruz, tenimizle hissetmiyoruz ama aklımızla algılayabiliyoruz. Tüm acılarını, sevinçlerini, nimetlerini duyumsayabildiğimiz hatta bizatihi yaşadığımız evreni, vicdani boyuttan müşahede ve temaşa eylediğimiz zaman varlığının zorunluluğunu ittihaz ediyoruz. Küçük bir örnek; Esed denilen zalimin ya da vahşi, barbar, zalim Siyonistlerin zulmettikleri insanların, çektikleri acıların karşılıksız kalması ahlaki ve adil midir? Allah demek, ahlak ve adalet demek değil midir bir anlamda? Şeksiz ve şüphesiz evet. Şu an ki bulunduğumuz konuma göre, ister müşahhas olan, isterse mücerret olan bir âlemde tahakkuk edecek ya da şahit olunacak olsun ahiret diye bir şeyin varlığını kabul ediyoruz, bilakis yokluğu absürt geliyor insana. Diyalektik olarak olguya ve olaya baktığımız zamanda, bu zorunluluk tezahür ediyor spontane olarak. Diyalektik nedir ya da? Belki de, diyalektik, hayatın bizzat kendisidir. Yani, Allah, diyalektik temelde halk etmiştir tüm mevcudatı. Kadın erkeksiz, erkek kadınsız kabil midir ya da biri eksik olsa anlamı nerede arayacaktık? Keza, gündüzsüz gecenin, gecesiz gündüzün hükmü ne olurdu, ikisine birden bağlı olan neticeler, birinin eksik olmasıyla nasıl hâsıl olabilirdi? Hakeza, bedeni ayakta tutan nedir, bedeni ayakta tutanı gizleyen nedir? Duvarsız bahçe, perdesi olmayan pencere sizce anlamlı olabilir miydi? Ve her özü örten bir kalıp yok mu hayatta? Hülasa; tüm bunlarda olduğu gibi, bu dünyanın da bir ahireti olması kaçınılmazdı. Zıtların çatışması değil midir, yenilikleri tevlit eden? Ya da zıt gibi görülen olguların gizli müsademesi değil midir, isabetli ve faydalı şeyleri ortaya çıkaran? Ki, şeyler, zıtları ile kaim değil miydiler? Mevcudatı halkeden Allah, yarattığı her şeyin ne şekilde olması iktiza ettiğini belirleyen, her şeyi oldurmaya ve öldürmeye kudreti kifayet eden, mevcudatın yegâne sahibi olan, helali ve haramı tayin yetkisini Kendinde bulunduran, hülasa; tüm şeylerin üzerinde mutlak egemenlik sahibi olan Allah, niçin gönderdiği bir dini eksik göndermiş olsun ve başkalarının yeniden dizayn etmesine müsaade etsin? Böyle bir şey kabil midir? Ama hareketlerimize bakılırsa zımnen kabilmiş gibi anladığımız ortaya çıkıyor. Ve dini yeniden dizayn etmeye çalışıyoruz haddimizi ve hududumuzu aşarak. Tabi mevcut din işimize gelmiyor, yaşadığımız hayatı tasvip etmiyor ya, işimize gelecek ve hayatımıza uyacak bir İslam üretmeye çalışıyoruz. Mutlak Önderimiz de, Allah’ın gönderdiği dini olduğu gibi bizlere getirmiş ya, biz o dine yeniden çerçeve çizmeye kendini yetkili gören zevatların peşinde koşturuyoruz, bizim yaşamımızı tasvip eden bir din üretsinler bizlere diye. Maalesef dine ihanet ediyoruz. Yeni bir din üretme hadsizliğine yelteniyoruz. Yaşamları altüst eden, yeni bir dünya kuran ve yeniden bir dünya kuracak olan dini öteliyoruz, suya sabuna dokunmayacak bir din üretme derdine düşüyoruz. Şunu unutmayalım! İslam devrimci bir dindir kardeşim. İster kabul et, ister kabul etme. Senin kabullenmemen, gerçek İslam’ı yok edecek değildir. Çünkü gerçek İslam’ı ebediyen var kılacak olan bir kitap vardır bu ümmetin elinde. Ve Önderlerinin yok olmayacak sözleri çakılıdır bu ümmetin bilincinde. Binaenaleyh, beyhudedir tüm çabalar, sahtekârca girişimler. Kendisine ortak ittihaz etmeyen, gönderdiği dine, elçiye ve kitaba ortak ittihaz eder mi? Böyle bir şey, Mutlak Kudretin nakıs olduğuna delalet olmaz mı? Ve nakıs olan bir şeye tabi olmak nefislere zor gelmez mi? Zira nakıs olan, insani olandır ve bu yüzden de insani olan şeylere mutlak tabiiyet kabil olmamakta değil mi? Bu çıkarım, aklen ve kalben, tasvip edilebilecek bir çıkarım değil mi? Din nedir kardeşim? Din çok basittir ama biz onu karmakarışık hele getiriyoruz ve içinden çıkılmaz duruma sokuyoruz, böylece istiyoruz ki, bir otorite belirleyelim ve insanlar dini oradan öğrensinler diyoruz. İşte bu melun bir tezgâhtır. Çünkü dağda ki çoban bile dini idrak edebilir ve idrak edebildiği kadarıyla da çok güze bir hayat ortaya koyabilir. Ama böyle bir şey, dini kullananlar için tehlikelidir. İşte tezgâhta burada başlamaktadır. Çünkü insanların, dinlerini kendi başlarına yaşayamayacakları iddia edilmektedir. Buradan da bir rant çetesi doğmaktadır. Oysa Mevlana ne güzel demiştir; ‘’bizim işimiz özledir, biz özü alır, kabuğu, dışı, itlere atarız.’’ Bizler özün üzerine öyle kabuklar örtüyoruz ki, özü bilinmez, tanınmaz, anlaşılmaz hale sokuyoruz ve tanımak, bilmek, anlamak için ille şeyhlere yönlendiriyoruz insanları. İnsanları bile isteye kitaptan ve Önderden uzaklaştırıyoruz. Otorite kabul edilenlerin elinde ise, din, devrimci özelliğini kaybedip, pasifize eden bir olguya dönüşüyor. İnsanlar din ile kişilik, karakter kazanacaklarına, kişiliklerini ve karakterlerini kaybediyorlar. Katalizör olacaklarına, birer süngere dönüşüyorlar. Bu ise netameli bir tehdit oluyor insanlar için. Çünkü din, hayatı düzenleyen bir güç değil, hayata göre düzenlenen bir maddeye dönüşüyor. Bugün, İslam dünyasının en büyük sorunlarından birisi budur. İslam’ın düşürüldüğü çıkmaz budur. Bir an önce bu durumdan kurtulmalıyız ve dini, hayatın rengini, kokusunu, biçimini tayin eden yerine koymalıyız. Yoksa kötülüklerden asla kurtulamayız. Din, samimiyettir güzel kardeşim. Güzel ahlaktır güzel kardeşim. Nasihattir güzel kardeşim. Din, adaletin ikamesi, sahip olunanların paylaşılmasıdır güzel kardeşim. İşte din bu kadar basittir güzel kardeşim. Samimi olacaksın, ahlaklı olacaksın. İyiliği emredip, kötülükten kaçındıracaksın güzel kardeşim. Bunu yapsan geriye ne kalır ki güzel kardeşim? Din, insanlığın ortak duygu, düşünce, akıl, kalp ve vicdanıdır güzel kardeşim. Din, topraklarını işgal eden kafirle cihadı önerir güzel kardeşim. Din, alırken fazla alıp, verirken az verme, terazide dürüst ol der güzel kardeşim. Din, şeytanın izini takip etme, şeytan işi pisliklerden uzak dur der güzel kardeşim. Din, yapma demez, yaklaşma der güzel kardeşim. Din seni, senden iyi bilir güzel kardeşim. Din, Allah’a ortak koşma der güzel kardeşim. Din, Öndere tabi olmayı önerir, kitaba uymayı tavsiye eder güzel kardeşim. Din, ruhbanlığa hayır der, din adamlarını tanrılaştırmayın der güzel kardeşim. Neresi zordur bu tavsiyelerin güzel kardeşim? Din, emeğin karşılığını, o emek uğruna dökülen ter, tertemiz alında kurumadan ödeyiniz der güzel kardeşim. Dinin emrini yerine getirmek bu kadar mı zor güzel kardeşim? Hayır kardeşim zor değil ama sen samimi değilsin! Din, fitne ve fesat çıkararak bozgunculuğa meyletmeyin der güzel kardeşim. Dinin iktisadi önerileri yokmuş, öyle diyor aklı evvel zevatlar. Peki, yukarıda anlattıklarımız nedir güzel kardeşim? Din, hayatı baştan başa kuşatan bir olgudur. Hayatın her yönüyle ilgili, ulvi ve müstesna ilkeleri münderiçtir. Peki, varlık aleminde, böyle namütenahi, böyle kati, böyle ulvi, böyle müstesna umdeleri münderiç bir teoriyi ve bu teoriyi hayatına pratik olarak hem de zerre taviz vermeden yansıtan yüce bir Önderi kim gösterebilir güzel kardeşim? Biz, maalesef ahlakın kaynağını kaybedince ahlakımızı da kaybettik. Dinle hemhal olmaya olmaya dinden uzaklaştık. Dinden uzaklaşınca da tüm güzellikler bizden uzaklaştı. Bu, zevahirde basit gibi görülen, algılanan ve anlaşılan bir ifade özelliğine haiz olsa da haddizatında sonsuz derin bir ifadedir. Bu topraklarda din ne zaman toplumun mayası ve tutkalı olmaktan çıkarıldı, işte o zaman bittik biz ve peyderpey yokluğa evrildik. Dinsiz bir ahlakın kabil olabileceğini zannettik ama yanıldık ve çakıldık kaldık. Ahlaksızlık bataklığına saplandık. Oysa biz ahlakımızla vardık ve güçlüydük. Ahlak ve değer üreten kurumlarımızla ve kahir ekseriyetle dinden rengini, kokusunu, biçimini alan kültürümüzle varolan bir millettik, ümmettik. Şöyle bir şey anlatılır ve arada bir tekrarlanır yeri geldiğinde; ‘’Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna birkaç papaz gelir ve üzerlerinde egemen olan devlet büyüklerine; biz bu gidişle İstanbul’u kaybederiz dedik ama dinletemedik ve kaybettik derler. Fatih Sultan Mehmet; sizler çok sağduyulu ve öngörü sahibi insanlarsınız, toplumun içine karışın ve biz, İstanbul’da kalabilir miyiz gelin bana söyleyin der. Papazlar sokağa çıkarlar ve kahvaltı için alış veriş yaparlar, bir esnafa girip bir şeyler almak isterler ama esnaf onları siftah yapmadığı komşusuna gönderir. Papazlar kudretli padişahın huzuruna çıkarlar ve bu tebaanız var oldukça sizde İstanbul’da var olmaya devam edersiniz derler. Maalesef bu kültürümüzü kaybettik. Bilakis, birbirimizin varlığı için değil, kendi varlığımız için kardeşimizin yokluğunu ister olduk. Din paylaş dedi, biz topladık. Din sev dedi, biz nefret ettik. Din adalet dedi, biz adalet benim içindir dedik. Dirilten, uyandıran, direnişe sevk eden dini, zaman içinde adeta afyonlaştırdık. Dini afyon gibi kullanıp, kitlelerini edilgenliğe mahkûm edenlere bakarak, işte din adalet mücadelesinde pasif kalıyor ve müntesiplerini de adalet kavgasından uzak tutuyor, öyleyse adalet kavgasında şiddetli kavgayı öneren fikirleri destek kuvvet olarak saflarımıza çekmek iktiza eder gibisinden mülahazalar ortaya koyara olduk. Başka yönlerde de böyle şeyler oldu. Oysa böyle bir şey kabil değildi. Ama dini, nefislerine göre yeniden dizayn etme çabasına girenler, bu tür mülahazalar üretilmesine neden oldular. Dinin özü gidip, kalıbı kalınca, insanlarda, din konusunda yanlış algılara kapıldılar. Yani dine ihanet ettik. Biri bir yol açınca sorgulamadan o yola girdik toplu olarak, bu da toplu şekilde bozulmanın yolunu açtı maalesef. Oysa birileri dini edilgenleştiriyor, kitleleri pasifize ediyorlarsa, dini etkinleştiren ve kitleleri uyandıran, hareketli kılan başkaları olmalıydı. Birileri dini ayfonlaştırıyorsa, birileri de bilinçleri açmak ve insanları rahatsız etmek için iğne gibi kullanması gerekiyordu. Kullananlar çıkmadı mı? Elbette çıktı ama onlarda yok sayıldılar ya da lanetlendiler ve yalnızlığa mahkûm edildiler, çünkü rahatları kaçırıyorlar, rantları kesiyorlar, saltanatları sarsıyorlardı. Çünkü birileri dini, çoktan inhisarlarına almışlar ve sürülerini de oluşturmuşlardı. Allah, sende neyi eksik bırakmışta, sana hizmet etsin diye gönderdiği dini eksik bıraksın, ki sen, o eksikleri, eksik aklınla ikmal edesin? Kendini çok akıllı sanan aptallarla dolu bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Bu konuda hiç hoşgörülü olamayacağım, kimse kusura bakmasın, zira öyle beş kuruş etmez düşünceye sahip insanlar var ki, sanırsınız her şeyi biliyorlar, her şeyden haberleri var, ahkâm kesmeye bayılıyorlar ama oturup şöyle bir iki kelam etseniz zırcahil olduklarını göreceksiniz. Bahusus az buçuk servet sahibi, küçükte olsa makam sahibi olanlar arasından çıkıyor bu tipler kahir ekseriyetle. Ya da kendini çağdaş dünyadan gören ve bu dünyaya ait olduğu için zaten doğuştan her şeyin bilgisine sahip olduğunu düşünen zavallılar arasından çıkıyor. Zengin ya gayrı, her dediğini doğru sanıyor, her söylediğine eyvallah çekilmesini istiyor, çünkü onun zenginliği zaten onun biliyor olmasına yetiyor, ona baştan haklılık kazandırıyor. Aynı şekilde makam sahibi ya da toplumda ekonomisinden dolayı itibarı olan bazı meslek sahipleri aynı düşünceye sahipler. Çağdaş dediğimiz tipler, zaten doğarken aydınlığın içine doğduklarından ya da aydınlık bunların içlerinde olduğu halde doğduklarından her şeyi sadece onlar bilirler, her şeyde kesin doğru kararı onlar veririler, bilmedikleri konu olsa da onlar mutlaka bilirler. Saydığımız bu tipler şuradan, buradan duydukları kulaktan dolma bilgilerle meydana atılırlar ve bol keseden savururlar, tabi tutturabilirlerse ama hepte çakılır kalırlar. Ya da saftirik saftirik tartışırlar ama iş ciddiye binince kıvırmaya başlarlar. İşte ne mal oldukları da o anda ortaya çıkıverir ve şap gibi oturur kalırlar. Dini de, işte bu servet sahipleri, makam sahipleri, Batıcı tipler, ekonomisi ya da konumu iyi meslek sahipleri bilirler sadece ama bir tek din üzerine ihtisas yapmış olanlar bilmezler, ne hikmetse! Dini bunlardan öğrenmeyeceksin kardeşim. Allah sana niçin kitap göndermiş ve o kitabı niçin bir Önderle göndermiş? Soracaksın, sorgulayacaksın, öğreneceksin ve anlayacaksın kardeşim. Yaşadın mı, bilinçli yaşayacaksın kardeşim. Dinin ne olduğunu kaynağından öğrenmezsen, sana din diye çok şey öğretirler ama öğrendiklerinle yaşadığın şey, yaşamak istediğin şey olmaz yani din olmaz. Nihayetinde öğrendiklerini din diye yaşaya yaşaya sonunda gerçek dini yaşamaktan hicap duymaya başlarsın. Ki zaten öğrendiklerini yaşarken, dini yaşadığını sanırsın yani yaşadığın hayatı din diye yaşarsın. Bu yüzden bırak sana din diye sunulanları ve sunulmayan dini öğrenmeye bak kardeşim yani gerçek dini ve kitabından öğren, Önderinden öğren dinini. İşte o zaman dininden ve dinini yaşamaktan hicap duymayacaksın ey kardeşim! Başkalarından öğrendiklerin din değildir ve içinde de dine ait olan ve seni sen yapan müstesna olgular yoktur. Ama o müstesna olgular, Önderden ve Kitaptan öğreneceğin dinin özünde münderiçtir. Adalet senin dinindedir, sevgi senin dinindedir, barış senin dininin ta kendisidir, muhabbet senin dinindedir, paylaşmak senin dinindedir ve nice ulvi güzellikleri senin dinin tazammum etmektedir. Senin dinin yanlış ellerde sadece! Senin dininin bir yardımcıya ihtiyacı yok, kendi başına hayatını en ideal düzeyde yaşamana yeter de artar bile. Sadece sen adam ol ve dinine layık ol kifayet edecektir. Senin dinin karışımsız ve katışıksızdır. Senin dinin Hak dindir ve senin için seçilmiş dindir. Aynı zamanda tek dindir. Adaletin ve ahlakın mutlak temsilciliğini ve mutlak müdafaasını yapan senin dinindir. Vatan savunmasını emreden bir dindir senin dinin. Bir avuç tefecinin, kompradorun değil, tüm insanlığın saadetini hedefleyen bir dindir. Kompradorun karşısında baş eğenin, kendisini kaybedeceğini söyleyen bir dindir. İzzet-i nefsi önceleyen bir dindir. Çalışmayı emreden bir dindir. Çalışamayana vermeyi zorunlu kılan bir dindir. Garip bir dindir ama galip bir dindir! Tabi biz, din derken, haddizatında Allah’ın, kullarının hayatını kolaylaştırmak, birbirilerine faydalı olmak ve daha insicamlı yaşamalarını sağlamak için indirdiği umdeler bütününü kastediyoruz. Allah, hiçbir kuluna taşıyamayacağı yük yüklemez. Din, zulmü yasaklar. Din, emeğin ve hakkın gaspını yasaklar. Din, işin ehline verilmesini emreder. Din, zorlamaz. Din, barışı önceler. Din, fitne ve fesada geçit vermez. Din, kuvvettir, aydınlıktır, birliktir. Din, paylaş der. Din, günahsız yere öldürme der. Din, yetimi, itip kakma der. Din, terazide doğru tart der. Din, sev der. Din, anne ve babaya zulmetme der. Din, ayrılığa düşme der. Din, adil ol der. Din, ahlaklı yaşa der. Din, iyiliği emret, kötülüğü nehyet der. Din, ibadetlerinde devamlı ol der. Din, kul hakkı yeme ve şirk koşma der. Din, çalma der. Din, mutlak mülkiyetçiliği yasaklar. Din, dini yeniden dizayn etmeye yeltenmeyi telin eder. Bunlar özünde çok basit şeylerdir ve hiçbir kulun zorlanacağı şeyler değildir. Ah nefis! Bunları yapmayız, sonra da belalar yağmur gibi yağmaya başlayınca çığlıklar atarız. Dinin, hayatın her alanıyla ilgili müstesna ve ulvi ölçüleri vardır. Din, kulu sorumlu kılar. Ki, zaten kulu, kul kılanda taşıdığı sorumluluk değil midir? Sorumlu olmayan kulun, hayvandan ne farkı olacaktır? Ki hayatta ne geliyorsa kulların başına gelmiyor mu ve etkilenenler hep kullar olmuyor mu? Öyleyse sorumluluk sahibi olan ve sorumluluğunu yerine getirip kötülükleri iyiliklere tedvir eylemesi gereken kullar olması gerekmez mi? Din, bir yerde teoridir ama kullar onu pratiğe dökerler. Kulun sonsuz hürriyeti diye bir şey olamaz. Çünkü kul, aklı, kalbi, vicdanı olan bir canlıdır. Canlıdır ama hayvan da değildir. Sonsuz hürriyet hiçbir sorumluluk taşımayanlara mahsustur ve mutlak sorumsuz olanlar da hayvanlardır. Din zor değildir gözüm! Yeter ki sen samimi ol. Yeter ki sen kul olduğunu bil. Yeter ki sen haddini ve hududunu aşma. Dinin dışında kalan hiçbir düşünce, dinin tazammum ettiği bu müstesna ve ulvi umdeleri asla barındırmaz, barındırması da kabil değildir. Çünkü Allah ile kul bir değildir. Biri Allah’ın kullarına gönderdiğidir, diğeri ise kulun kendi icadıdır. Dinin, hiçbir yan düşünceye ihtiyacı yoktur ve olamaz da. Burada şöyle bir detay zuhur ediyor; dinin dışında kalan tüm düşünceler taammüden icat edilmişlerdir. İnsanların dine dönüşünü engellemek adınadır her şey. Mutlak hakikat uğrunda mücadele verip, tüm şeytanilerinin iktidarına son verecek olan insanların dinin saflarına buluşmalarını geciktirmek ya da engellemek için vardırlar İslam dışında ki düşünceler. Binaenaleyh, aklımızı kullanmamız icap ediyor. Kalbimizin derin sesine kulak vermemiz iktiza ediyor. Şeytan ilk anda demiştir; doğru yola postumu sereceğim ve oradan geçenleri sapıtacağım diye. Düşünün ki güzel kardeşlerim, varlık aleminde ki tüm din dışı düşünceler bu olaydan sonra zuhur etmiştir. Hülasa; filhakika, dinin dışında kalan ve dini hayatın dışına atamak için açık ya da gizli mücadele içinde olan tüm düşünceler şeytanidir. Gerisi hikâyedir! __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    "KANIMIZIN SON DAMLASI, VÜCUDUMUZUN SON PARÇASINA KADAR SAVAŞALIM" "KANIMIZIN SON DAMLASI, VÜCUDUMUZUN SON PARÇASINA KADAR SAVAŞALIM" Şehit Medet Mat'ın abisi Muhammed Mat ise bu savaşın Kürt-Türk savaşı olmadığını dile getirerek, devletin terörle mücadelesini sonuna kadar devam ettirmesi gerektiğinin altını çizdi. Muhammed Mat "Bu savaş Kürt-Türk savaşı değil, Müslümanlar ile kâfirlerin savaşıdır. Biz bunun bilincindeyiz. Kardeşimin Uhud'da, Bedir'de şehit düşenler gibi şehadete ermiştir. Biz onla gurur duyuyoruz, biz bununla mutluyuz. Biz sağ oldukça, Müslüman Kürtler sağ oldukça, biz Kürtlerin maskesini takıp da, 'Kürt halkının hakkını savunuyorum' diyen Yahudi ve Ermeniler emellerine ulaşamayacaklar. İslam'ın son kalesi bizim kanımız damarlarımızda olduğu müddetçe duracaktır. İslam'ın son kalesini muhafaza edeceğiz. Ben varım, kardeşim var, öbür kardeşim var. İnşallah ömür boyu neslimizle bu dava uğruna canlarımızı feda edeceğiz. Ne mutlu bize ki Efendimizin getirdiği dine şehit verdik. Bu vatana şehit verdik, bu vatan uğruna kanımız aktı. Buradan Cumhurbaşkanıma seslenmek istiyorum. Kanımızın son damlasına kadar, bedenimizin son parçasına kadar savaşalım. Asla taviz vermeyin. Bu son seçimde millet, siyasete girsinler, kan dökülmesin diye oy verdiler. Ama onlar ne yaptı? Seçimi kazandıktan sonra, barajı aştıktan sonra yine kan aktı. Bunlara acımayacaksın’’ dedi. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    KABUL ETSEKTE ETMESEKTE İSLAM FARKLIDIR... Şu dünyada, İslam haricinde her şey, cehalet ve kölelik üretir. Sadece İslam, aydınlanma ve hürriyetin mutlak kaynağıdır. Çünkü İslam, kendisi için var değildir ama İslam haricindeki her şey kendisi için vardır. Çünkü islam, üretilmeyen yegane şeydir. İslam haricinde ki şeyler ise, üretilen şeylerdir, yaratılan kulların üretimidir. Ama İslam Allah'tandır. İşte tamda bu yüzden; İslam, insana hizmet eder; İslam haricinde ki şeyler ise, kendisini üretenlere hizmet eder. İslam, insanı aydınlatır, çünkü insanın aydınlığından korkmaz. Ama diğerleri, insanı karanlığa çeker, çünkü insan aydınlandığı zaman onlar çöker. Binaenaleyh, İslam'ı adam gibi idrak etmeyip, adam gibi icra etmeyenler, zalimlerin çarklarını döndürmekten başka bir şey yapmazlar. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    BEYNİN VARSA ANLARSIN, YÜREĞİN VARSA AĞLARSIN!... İşkence ne acıdır. Zulüm ne acıdır. Mazlumun yerine kendinizi koymazsanız anlayamazsınız mazlumu. Onun dilini, gönlündeki acıları hissetmezseniz anlayamazsınız. Çaresizliğini, kimsesizliğini anlamazsanız anlayamazsınız onu. Müslüman bu dünyanın mazlumudur. İslam hep garip, hakiki iman etmiş Müslüman hep gariptir şu fani âlemde. Şu dünyada en çok kahrettiğim şey, sağlam imana sahip olupta yaşamaya çalışanların hayatlarının nasılda zor olduğudur ve benzerlerince inanılmaz şekilde zorlaştırılmasıdır. Belki, kendimde, inancımı yaşama durumunda sorunlar vardır ama inancını yaşama yönünde sorunları olmayan bazı insanlar tanırım, ne gariptir onların hayatları; küfretmezler, yalan söylemezler, harama el uzatmazlar, kin duymazlar, gıybet etmezler, hiçbir kimseye tek kötü söz etmezler. O insanları görünce gönlüm acır, aklım isyan eder, yüreğimin dip derinliklerinde ansızın zuhur eden duygularım yorar beni. Çünkü hayatları, bu dünyaya taban tabana zıttır. Kendilerinden bildiklerinden bile kötülük görürler. Yanlış yaşayanlar yüzünden daha da zordur yaşamları. Ne zordur hayatları, ne ağırdır imtihanları Yarabbi! Düşünüyor musun ey Müslüman! Hissediyor musun ey Müslüman! Kafası kızgın demirle dağlanan ama buna rağmen imanından vazgeçmeyen HABBAB kimdir bilir misiniz? O kadar çok dövülüp, gözü kör olduğu halde yine de yolundan dönmeyen ZİNNURE kimdir bilir misiniz? Bu insanların yerlerine kendinizi koyup, bu insanların yaşadıkları acıları yüreğinizde hissedebiliyor musunuz? O acıların yaşandığı anı gözlerinizin önüne getirip, o acıyı yaşıyormuşçasına duyumsayabiliyor musunuz? AMR’ın zevcesi LEYLA’nın Hz. ÖMER’e dediklerinin nasıl söylendiğini, hangi acıyla, kahırla, çaresizlikle söylendiğini ve o söylenenlerin dip derinliklerinde ki hissi, duyguyu hissedebiliyor musunuz, ihsas edebiliyor musunuz? Hz. ÖMER’in yorulmasam sizi yine döverdim demesini, bu sözün yürekte bıraktığı derin acıyı ve bu sözün muhatabının gönlünde ki tarifsiz sızıyı, derin acıyı, ağır ıstırabı ve dövülmesinin ardından gelen acı ve duygulu yorgunluğu hissedip, anlayabiliyor musunuz? Düşünmüyoruz, hissetmiyoruz ey Müslüman! Bunu başarabilseydik, nasıl başardığımıza inanamadığımız hayatları yaşar mıydık acaba? Sadece biz Müslümanlar, Müslüman olabilseydik, iman edebilseydik, dünya böyle olur muydu ey Müslüman? EY İMAN EDENLER İMAN EDİNİZ ayetini tertil ve tedebbür ile okuyup, idrak edip, hangi mesajı vermek istediğini anlayabiliyor muyuz acaba? Aşağıda ki yazıyı lütfen okuyalım, üzerinde derin derin düşünelim, anlayalım ve eğer yüreğimiz kurumamışsa ağlayalım. HZ ÖMER'İN MÜSLÜMAN OLUŞ SÜRECİNDEKİ İLGİNÇ HADİSELER- Mehmet Emin Yıldırım 1 -Tâ, Hâ, 2 - Ey Muhammed! Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik. 3 - Ancak Allah'tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.) Tâhâ suresi 1-3.ayetler Bugün Hz. Ömer'in nasıl Müslüman olduğunu sorduğunuz zaman hemen hemen herkesin söylediği rivayet, Kız kardeşi ve eniştesinin Müslüman olduğunu öğrenince, bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için kız kardeşinin evine gitmesi, orada yaşanan olaylar sonucu Müslüman olmasıdır.* Bilinen bu rivayet doğrudur ve başta İbn Hişam ve İbn Sa'd olmak üzere birçok kaynağımızda da bu şekilde geçmektedir. Ancak biraz daha derinlemesine araştırdığımızda Hz. Ömer'in yukarıda aktardığımız imana yürüyüş kıssasının öncesinde de iki önemli hadise olduğunu görmekteyiz. Bu hadiselerden ilki şudur: Hz. Ömer, Nübüvvetin 5. yılı, ilk Habeşistan hicretine katılmak için hazırlık yapan antlaşmalı köleleri Amr b. Rebia ve hanımı Leyla bint Ebî Hasme'nin yanına gelir. Hz. Ömer bunlara ve kölesi Zinnure'ye Müslüman oldukları için çok işkence yapmıştır. Onları öyle döver, öyle döverdi ki; sonra yorulur biraz ara verir. Ara verince de onlara derdi ki: "Sanmayın size acıdığım için durdum, yorulduğum için durdum. Biraz dinleneyim yine başlayacağım sizi dövmeye!" İşte Amr ve hanımı Leyla bu işkencelerden bitap düşüp, hicret etmeye karar verince, Hz. Ömer onların yanına gider. Amr yoktur o anda evde; Leyla onu karşılar. Hz. Ömer hazırlıklarını görünce; "bir yere mi gidiyorsunuz?" diye sorar; Leyla'da: "İşkencelerinizden bıktık, sizin yüzünüzden çıkıp Habeşistan'a gideceğiz" der. O anda Hz. Ömer duygulanır, sesi titrer ve der ki: "Gidin Allah yardımcınız olsun!" Leyla, Ömer'in o haline şaşar. Biraz sonra kocası Amr gelince ona der ki: "Az önce Ömer buradaydı, şöyle şöyle oldu. Ben öyle tahmin ediyorum ki Ömer Müslüman olacak!" Amr güler ve der ki: "Ömer'in babası Hattab'ın, ölmüş eşeği kalkar Müslüman olur, yine de Ömer Müslüman olmaz." Amr ümidi kesmiştir. Ama Hz. Ömer'in gerçekten o gün yüreğine iman tohumu az da olsa düşmüştür. Bu onun imana yürüyüşünün ilk basamağıdır. İkinci hadise ise şudur: Hz. Ömer bir gece Kâbe'ye doğru gelirken, Efendimiz'in orada ibadet ettiğini görür. Gizlice Efendimiz'e doğru yaklaşır ve ne yaptığını merak eder. O anda Efendimiz Hakka Suresi’nden ayetler okumaktadır. Sözün kalitelisini çok iyi bilen Hz. Ömer, içinden bunlar bir şair sözüdür diye bir şey geçirir. O anda Efendimiz Hakka Suresi’nin 41. ayetini okur: "O(Kur'an) bir şair sözü değildir; ne de az iman ediyorsunuz?" Bu ayeti duyunca Hz. Ömer şaşırır, benim içimi mi okuyor bu adam, yoksa o bir kâhin mi der. Efendimiz bir sonraki ayeti okur: "O(Kur'an) bir kâhin sözü de değildir ne kadar az düşünüyorsunuz?" Bu ayet karşısında bir kez daha sarsılır Hz. Ömer ve der ki: "Bu sözler Muhammedin uydurması mı?" O anda bir sonraki ayetleri okur Efendimiz: " O(Kur'an),âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. Eğer bu sözleri Muhammed uydurmuş olsaydı onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onu can damarından koparırdık!" Bu ayeti de duyunca Hz. Ömer daha da sarsılır ve hemen orayı terk eder. Ama günlerce, duyduğu o ayetlerin tesiri altında ezilir. İşte Hz. Ömer, öncesinde bu iki hadiseyi yaşayarak imana doğru yürür, en son kız kardeşinin evinde olanlarla süreç tamamlanmış olur. ........................................ *"Darü'n-Nedve'de, Efendimiz'in Mekke'de oluşturduğu tesir konuşulurken, Ömer hiddetlenir, 'öldürelim Muhammed'i ve bu işi kökten bitirelim' demiş, kılıcını kuşanmış, nerde olduğunu bilmediği ama duyduğu Safa tepesindeki bir evde onu aramaya doğru çıkmıştı. Yolda akrabalarından Nuaym b. Abdullah onu görmüş, hiddetli halinden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Müslüman olan Nuaym, Hz. Ömer'den nereye gittiğini sormuş, aldığı cevap üzerine Efendimiz'i korumak için hedefi değiştirmiş ve o ana kadar bilmediği bir şeyi ona söylemişti. Demişti ki: 'Sen Muhammed'in peşine düşeceğine, önce enişten ve kız kardeşine bak!' Hz. Ömer ilk kez duyduğu bu bilgiyi doğrulatmak için hemen kız kardeşi Fatıma bint Hattab'ın ve eniştesi ayrıca amcasının oğlu olan Said b. Zeyd'in evine doğru yönelmiş, oraya yaklaştığında, içeriden bazı sesler duymuştu. O anda da Habbab b. Eret, o evin sakinlerine yeni nazil olan Kur'an ayetlerini okumaktadır. Hz. Ömer hiddetle kapıyı çalmış, içeriye girmiş; Habbab hemen evin bir köşesine saklanmış, okunan ayetlerde ortadan kaldırılmıştı. Hz. Ömer ne okuduklarını sormuş, onların Müslüman olup olmadıklarını sorgulamış, önce eniştesine, sonra kız kardeşine birer tokat patlatmıştı. Kız kardeşinin yüzünden süzülen kan bir anda Ömer'i sakinleştirmiş ve o anda okunan ayetlerin ne olduğunu sormuştu. Önce Ömer'in zarar vermesinden korktukları için ayetler gizlenmiş, ama ısrar edince Taha Sûresi'ndeki ayetler getirilmiş, orada okunmuş ve Hz. Ömer imana doğru yürümeye başlamıştı. Bu hali, o ana kadar gizlice izleyen Habbab b. Eret, saklandığı yerden çıkmış ve: "Vallahi! Ey Ömer! Ben Resulullah'ın senin için dua ettiğini işittim" demiş, bunun üzerine Ömer Efendimiz'in(s.a.v) yerini sormuş; Habbab tarif etmiş ve Ömer dirilmek için Erkam'ın evinin yolunu tutmuştu." __________________ <tbody> </tbody>
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    İSLAM'IN ADALET ANLAYIŞI; Bir can gider adalet yaşar, binlerce can yaşar. Bir can kalır adalet ölür, binlerce can ölür... __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    KUR'AN PENCERESİ SADECE HAKİKATİ GÖSTERİR... Müntesiplerini, İslam Ahlakıyla değilde, kendi kurguladıkları batıl ahlakla besleyenler, bir gün çamura batmaya mahkûmdurlar. Dostlarını, kardeşleri arasından değilde, düşmanları arasından seçeneler, bir gün yalnız kalmaya mahkûmdurlar. Önderin izini değilde, Rabler edindikleri şeyhlerinin ya da bir benzerlerinin izlerini takip edenler, sırat-ı müstakimden sapmaya mahkûmdurlar. Maalesef bir nesil; batıl ahlakın düşürdüğü bataklıkta, düşmanların gösterdiği yolda, benzerlerinin götürdüğü karanlık yollarda ve dinle makyajlanmış sekülerizmin karanlığında kaybedildi. Bitevi tenkit ettik bu minvalde ki yaşamları, böyle hayat olmaz dedik, bu yol yanlış yol dedik, bu yönelimlerde ahlaki istikamet yok dedik ve hep haklı çıktık, çıkıyoruz, keşke haksız çıkaydık ya da çıksak ama çıkmamız imkânsızdı, zira gidişatlar ve müşahedelerimiz bize bunu haykırıyordu adeta. Allah; farkında olmadan, bilmeden, bilinçsizce ve şuursuzca yanlış yollarda kaybolanları ıslah etsin. Âmin. Üzüldüğüm sadece kaybolmuş nesillerdir, bilakis bu yollara bilinçli, şuurlu ve farkında olarak girmiş olanlara ve bu yolları şahsi menfaatlerine tahvil edenlere asla üzülmem, ancak Allah'a havale ederim. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    http://www.internethaber.com/cemaatt...ma-798850h.htm müntesiplerini İSLAM AHLAKIYLA değilde kendi kurguladığı batıl ahlakla besleyenler, birgün çamura batmaya mahkumdurlar. maalesef bir nesil dinle makyajlanmış sekülerizmin karanlığında kaybedildi. bitevi tenkit ettik, böyle olmaz dedik, yanlış yol dedik, ahlaki istikamet yok dedik ve hep haklı çıktık, keşke haksız çıkaydık ama çıkmamız imkansızdı, zira gidişat belliydi. Allah ıslah etsin. amin. üzüldüğüm sadece kaybolmuş nesillerdir, bilakis bu yola bilinçli girmiş olanlara ve bu yolu şahsı menfaatlerine tahvil edenlere asla üzülmem, ancak Allah'a havale ederim. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    EY BOZKIRIN YAĞIZ ÇOCUĞU SELAM SANA!... https://www.youtube.com/watch?v=hy5xfHAoP5I Mademki doğdun çocuk, mademki yaşıyorsun ve temiz, güzel, asil ve pak yüreğinde soylu bir milletin, yüce bir davanın tohumunu yaşatıyorsun ve mademki kavgaya sevdalısın öyleyse yarınlarda bir Mete olmak, bir Melikşah olmak ve bir Kürşad olup kızıl Çin’i tam bağrından vurmak ve tarih boyunca ecdadının gördüğü zulümlerin hesabını sormak kaderin olsun inşaAllah. Bugünleri unutma ey çocuk! Yarınlarda ki kavganın tohumudur bugünler. Bugünleri unutman yarınlara ihanettir. Biz seninleyiz ey güzel Asya’nın güzel çocuğu! Bozkırların yağız çocuğu! Kavgan kavgamızdır. İntikamın intikamımızdır. Gücümüz gücündür. Yolun yolumuzdur. Allah, seni utandırmasın ve zalimler karşısında daima dimdik yaşatsın. Âmin. maşaAllah, sübhanAllah, barekAllah, la ilahe illallah sana ey güzel yürekli çocuk! güzel gözlerinden ve temiz alnından öpüyorum seni. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    EZİLENLERİN YANINDAYMIŞ!.. http://www.haber10.com/haber/630991/#.VZZzAkZGT0Q hayatında hiç ezildin mi? hayatında hiç ezilen eli tuttun mu? hayatında hiç ezilenle yedin, içtin mi? hayatında hiç ezilenle yürümek nasip oldu mu? hayatında hiç ezilen için tek kelime ettin mi? hey gidi dünya... insanlar cahil olmasaydı, cahiller insanları aldatamazlardı... KİMYA BOZAN DEVLET!... http://www.habervaktim.com/haber/423615/...finde.html yiğidi öldür hakkını yeme. AKP-CHP-MHP hiç farketmez. hangisinin iyiliği varsa eyvallah, kötülüğü varsa haydi yallah. GEÇELİM! kim haksız diyebilir? ne zaman zorluklarda kolaylık olmamış? söyledikleri yanlış mı? geçende sahurda bir programda MHP vekili METİN ÖZKAN aydın yaftalı bir haini, pisliği lağım çukuruna fırlatıp attı adeta. helal olsun, bazıları gibi sözü eline yüzüne bulaştırmıyor. şimdi de bir fa..şe ******** demiş ülkücülere vatan hainlerine bir kere ******** dedin mi ey fa..şe? ne yani MHP siz ne derseniz onu mu yapacak? MHP nin kendi çizgisi yok mu? açık açık vatan hainliği yapan, siyonist taşeronlarına çanak mı tutacak? haddinizi bileceksiniz. bilmezseniz elbet bildirileceksiniz. bu MHP yapacağını yaptı bence... sıra AKP de, AKP de kendini bilmeli ve yapması gerekeni yapmalı. yapmadığı takdirde aziz millet yapacaktır yapacağını. bundan böyle bu vatanda İMAN ve VATAN diyenler iman ve vatan muhaliflerine karşı bir olmak zorundadırlar... çünkü bu ülkeyi siyonist taşeronu katil örgütün dili olan sefillere yönettirmek istiyorlar hem de büyük bir partiyle birleştirerek.. tezgah çok büyük. uyursak yanarız. NOT: ne partim var ne de bir gurubum. bağımsızım elhamdülillah. ama haklıya da hakkını teslim etmek gerekir. bu ülkede herkes haddini bilmeli ve bilecek. MHP si de AKP si de CHP si de HDP si de. gerisi angaryadır... bu ümmetin, milletin, ülkenin, dinin, devletin, vatanın, neslin üzerinde şeytani planlar tezgahlanırken, siyonist planlar yaparken, birilerinin haddini aşması affedilemez. hoş görülemez. kimsenin namussuzluk yapmaya, ******** planları dahil olmaya ya da destek vermeye hakkı yoktur. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    SORULAR... 1- Dini yanlış yaşayanlar var diye dine düşman olunur mu, dine düşman olunarak dindarlıktan bahsedilebilinir mi? Bu sahtekarlık değil midir? Ya da yanlış yaşayanların aksine sen doğru yaşayarak işte din bu dedirtmez misin? Ki hakikatte görevin de bu değil midir? Ve uyanışta bu asil eylemle başlamaz mı? Senin büyüklüğünü görenler, küçük olanı da görmüş olmayacaklar mı ve görmek diriliş kıvılcımını ateşleyerek insanların uyanmasını tevlit etmeyecek mi? 2- Devletin yanlışları oldu diye İstiklal Marşı'na düşmanlık edilebilir mi? İstiklal Marşı'na düşman olunarak bu ülkede barıştan, kardeşlikten bahsedilebilinir mi? Ya da kadim, kapsayıcı, kuşatıcı olguları, birilerinin yanlış tavırlarına inat daha fazla sahiplenerek gönülleri kazanmak ve sahici olduğunu ispatlamak gerekmez mi? Hakikatte de dürüstlük bu değil midir? Ve kardeşliği tahkim edecek ilk adım böyle atılmaz mı? Bilakis kapsayıcı bir olguyu yok sayarak ne kadar sahici duruş sergileyebilir ve insanları inandırabilirsiniz? __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    MUKADDES İKAZ!... Mübarek Ramazan aydında kutsal toprakların kirletilmesine müsaade edilmemeli. Duyduğumuza göre, daha önce verilen tepkiler, ki bizlerde tepkimizi defaten buradan göstermiştik, bir yerlerde makes bulmuş ki, bu milletin kaynaklarıyla varlık kazanan ve kodamanlaşan velakin hakikati unutup varlığını sanki Siyonist tavassutu ile kazandığını sanan ve kodamanlığına dayanarak bir şeyler yapabileceğini düşünen haddini bilmezlere hadleri bildirilmişti. Şimdi ise aynı ahlaksızlığı farklı bir yerde sergilemek derdine düşmüşler, üstelikte bu yer devletin üniversitesi. Devlet buna müsaade edemez, etmemeli, ettirmemeli, devlette haddini bilmeli. Hele hele bu devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise. Bu devletin, bu milletin, bu toprakların mayası İslam’dır. Türk Milletinin tarihinde böyle sapkınlıklara ne tür ceza verildiği bellidir, bilmeyenler kitapların kapaklarını açıp bizahmet okuyabilirler. Aynı cinsler arasında ki cinsi ilişki sapkınlığını zımnen yaygınlaştırmak ve hasta kişilikleri bu topraklara bastırmak ve üstelik bu topraklarda onları tazim ettirmek, ezanların yükseldiği göklere, hastalıklı tiplerin kirli seslerini yükselttirmek, Türkiye Cumhuriyeti Devletine asla yakışmaz. Ve artık buna bir nihayet verilmeli, hiçbir kişi, kuruluş bir daha, yapmaya yeltenmeyi bırakınız, böyle şeyleri konuşmaya bile cesaret edememelidirler. Bu topraklarda yaşayan herkes bu toprakların ruhuna saygı duyacaktır, duymalıdır, duymak zorundadır. Herkes haddini ve hududunu bilecektir, bilmeyenlere bildirmek devletin görevidir. Zira artık gına gelmiştir. Sapkınlar güruhu bu topraklara asla sokulmamalıdır, ayak bastırılmamalıdır. Bu topraklar şeytan işi pisliklerle çok kirletilmiştir, artık temizlenmelidir ve bir daha kirletilmesine asla müsaade edilmemelidir. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    SANA NE DEMEK İCAP EDİYOR?... http://www.habervaktim.com/haber/419667/...etler.html senin tüm mevcudiyetine küfrederdim amma ve lakin ben insan evladıyım... kimin neyisin bilmem ama yahudi maması pahalıdır... çümkü siyonist yahudi şerefi ve namusu talan etmeden vermez vereceği kirli ve kanlı mamayı... neyse yazdıkça daha ileri gitmemek için terkedeyim Müslüman evlatlarının temiz formlarını... Allah senin............................................. .. __________________ <tbody> </tbody>
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    VAROL CEHENNEM!... Cehennem bekler ve gelene git demez; cenneti hak etmen gerekir ve cennet, gidene gel demez. Yakanlar mutlaka yanacaklar. Cennet ne ucuzdur ne de biçare ve haddini bilmez kulların, herkesi gönderebileceği bir yaylaktır. Cehennem ise lüzumludur, çünkü yakanları yakmak onun varlık sebebidir. Kanla beslenenler için yaşasın cehennem! Cehennem de huzur veriyor bazen. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    Bir beşikte uyuyoruz, bir Sağa, bir Sola sallanıp duruyoruz mütemadiyen. Ama bir türlü durup düşünmeyi beceremiyoruz, buna fırsat tanımıyorlar, bitevi sallanman iktiza ediyor çünkü. Zira bir an durursan, Rabbinin öğütleri aklına düşüverir ve uyanıverirsin! Bu da, şeytaniler için, ecel zillerinin çaldığı an olur. Ecelin, zalimler için korkutucu olan sesi olur. Zalimler her an bir tezgâh başındadırlar. Zalimler için çıkarlarından başka hiçbir düşünceleri yoktur. Oyunu kurarlar, kurallarını koyarlar, istedikleri oyuncuları bulurlarsa oyuna start verirler. Eğer buldukları oyuncu işlerini görmüyorsa, çarklarının dönmesine fayda etmiyorsa hemen değiştirirler. Bir yabancının hatırladığım söylenişiyle şu sözü çok meşhurdur bu konuda; ‘’oyun kaybettiriyorsa, oyuncu değişikliğine git.’’ Kahrolası şeytaniler için münhasıran kâr vardır, çıkar vardır. Çıkarları uğruna, küçücük çocukların kanlarını akıtmaktan bile imtina etmezler. Şeytaniler için yegâne düşman; İslam ve Müslümanlardır. Özel de ise; Türk Milletidir. Binaenaleyh, bitevi, İslam’ı tahrip ve tahrif etme peşindedirler. İslam’ın özünü alıp, içini boşaltma derdindedirler. Türk ile İslam’ın arasında ki ilişkiyi tamamen koparıp, Türk’ü İslamsız, İslam’ı da Türksüz bırakmak istemektedirler. Aynı zamanda Türk’ü, Arapsız ve Kürtsüz bırakmakta istemektedirler ve hepsini İslamsız bırakmak istemektedirler. Şeytaniler hiçbir zaman görünen yerden yaklaşmazlar, her zaman görünmemeyi ve görünmedikleri yerden gelmeyi tercih ederler. Bu yüzden Müslümanların sonsuz müteyakkız olmaları iktiza etmektedir. Bitevi Kur’an ile yaşamaları iktiza etmektedir. Ne garip, hakikatten hiç hoşlanmıyoruz, hakikati öğrenmeye asla yanaşmıyoruz. Cehaletimizden o kadar memnunuz ki, cahilliğimizden gelen konforumuzu bozmaya tevessül edene dünyayı dar ediyoruz. Sonra da iğrenç bir şekilde haykırıyoruz, dünya ne kadar da kötü diye! UTANMAK diye bir şey mi vardı ne? Sağ-Sol tezgâhı, bahusus, kitlelerin duygu ve düşün dünyalarını hedeflemiştir. Binaenaleyh, edebiyatı adeta monopolüne geçirmiştir. Edebiyat, mahiyet bakımından temiz olması iktiza eder, çünkü temiz duyguların fışkırdığı kaynaktan tevlit eder. Kök olarak böyledir ama siz onu istediğiniz yöne çekebilirsiniz. Filhakika, edebiyat, kötülükle dolu kalplerin, kumpasla dolu akılların, nasır tutmuş vicdanların ulaşamayacağı kadar yükseklerde olması icap eder ama tabi böyle bir şey muhaldir. Edebiyatın nesnel olması, insanlığa ait ulvi değerleri taşıması lazım gelir. Ama maalesef kirli çıkarlara alet edilmektedir. Edebiyat, kökleri ekseninde gelişim göstermemiş, şeytanilerin kontrolünde edebiyat olmaktan çıkmış, insanlığın duygularını ve düşüncelerini müptezelleştiren bir araç derekesine düşmüştür. Edebiyat alanında, kontrolü, şeytaniler ele geçirmişlerdir. Ve insanlar ödüllerle yönlendirilmektedirler. Ödüller, hayat yönleriyle tamamen şeytanilerin izlerini takip edenlere dağıtılmaktadır. Nasiplenenler her zaman, Sağcı-Solcu tipolojiler olmuşlardır. Müslümanlar ise kadim mahrumiyeti yaşamaktadırlar bu konuda. Tabi dinlerine ve kimliklerine ihanet edenler istisna, onlar ihanetlerinin ödülünü elbette almaktadırlar. Bu yönde küresel bazda meşhur olan bir ödül vardır; Nobel Ödülü. Burada yetki kahir ekseriyetle Siyonist şeytanın inhisarındadır. Ödülü hiçbir zaman namuslu ve şerefli bir Müslüman alamaz, aldığı da vaki değildir. Küresel bazda, Siyonist şeytan, Sağ’a da, Sol’a da egemendir. Tüm akımların handiyse tüm dominant kişilikleri Yahudi kökenlidir. Ya da Mason’dur. Binaenaleyh, ödüllerin Sağ’a ya da Sol’a gitmesinde hiçbir sakınca yoktur; çünkü iki tarafta aynı minvaldedir, farklı izlenim verseler de. En mühim şey; şeytanilere hizmettir, nasıl ve ne şekilde olursa olsun! Bazen dinini tahrip ve tahrif noktasında ki gayretlerinden dolayı veririler, bazen güya milletim dediğin milletin soykırım yaptığını küresel çapta söylediğinden dolayı veririler. Yani köpekleştiğin kadar itibarın olur, ödül seni bulur. Bugüne kadar yerel düzlem de olsun, küresel düzlemde olsun namuslu, insanlık dostu, değer sevdalısı, zalimlerin karşısında ve mazlumların yanında ya da hülasa olarak İslam olan hiçbir kimse bu ödülden nasiplenmemiştir. Aynı minvalde yürüdükçe nasiplenmesi de muhal ender muhaldir. Sağ’a ya da Sol’a bahşedilen ödüller, nihayetinde Siyonist Yahudi’ye gittiği için sorun değildir. Dr. Jivago isimli eserin yazarı Pasternak Moskoftur. Komünizme şiddetli tenkitler yöneltmiştir. Sovyet rejimini tahkir ve tezyif etmiştir. Ve Sovyetler kitaba yasak getirmiştir. Ama ne gariptir ki, küresel çapta yaygınlık kazanmış ve ünü sınırötesine ulaşmıştır. Sekter burjuvalıkla itham edilmiştir. Sağ yaftası vurulmuştur. Moskofun ünlü edebiyatçılarını birbirine düşürmüştür. İşin ilginç tarafı ise, Nobel’e layık görülmüştür. Ama Sol edebiyatın kodamanlarının şimşeklerini üzerlerine çekmişlerdir Nobelci şeytaniler. Ne acayiptir ki, küresel edebiyatın Sol kanadını rahatlatmak ve memnun etmek için bir sonra ki dönemde ödül bir Solcu’ya gitmiştir. Ve Durgun Akardı Don isimli roman ödülü kapmıştır. Yani o zamanlarda tek bir Müslüman edebiyatçı yok muydu ki ödüle layık görülmedi? Hayır, asla böyle bir şey olamaz ve sebep bellidir. En basitinden aynı zamanın çocukları olan Muhammed İkbal ile Tagor’un durumunu biliyoruz ve Muhammed İkbal’e ödül verilmemesine Tagor’un bile nasıl şaşırdığını ifade ettiğini biliyoruz. Üstelikte ödülü kendisi aldığı halde şaşkınlığını gizleyememiştir. Kendi sanatının, Muhammed İkbal’in sanatıyla kıyas bile edilemeyeceğini ifade etmekten kendini alamaz hatta üstü örtülü şekilde Jüriyi kınar. Vicdan diye bir şey vardı değil mi? Demek vicdan haykırmasa da sessiz tepkisini yine de veriyor. Dışarıya yansımasa da içeride ki adalet her zaman varlığını hissettirir. Ödüller istikametini hiçbir zaman şaşırmamıştır, bugüne kadar aynı minvalde devam edegelmiştir. Yahudilerin handiyse yüzde yüzü ödüle layık görülürken, Yahudi olmayanların yüz de biri ya layık görülmektedir ya da hiçbiri yanından bile geçmemektedirler. HADDİZATINDA, burada ***** bir kumpas gizlidir; güya Yahudilerin en zeki, bilimci insanlar olduklarının insanlığa dikte edilmesi. Sair tüm milletlerin Yahudi karşısında kendilerini küçük hissetmelerini sağlamak. Yahudi’nin güya üstün bir ırk olduğunu ittihaz ettirmek. Nobel Jürisi, Siyonizm düşmanlarına zerre müsamaha göstermemiştir. Dünya da güç daima, Hakikate galebe çalmıştır. Taraflılık, taraf olmamanın nesnelliğini önemsizleştirmiştir. Güç daima ikna edici olmuştur, hakikat ise daima itiraz eden konumunda bulunmuştur. Ama neticede güç kazanmıştır. Keşke ANLAYABİLSEK, Müslüman’ın tazelenecek bir imanla yeniden Müslüman olmasının ne kadar önem arz ettiğini! Öyle bir zaman da yaşıyoruz ki, tüm dünya, sağcısı, solcusu, haçlısı, siyonu, tonisi, ermenisi, rumu, moskofu, faşisti, kapitalisti, komünisti, liberalisti, anarşisti, conisi, İslam’a, Müslüman’a ve özelde de Türk Milletine karşı ittifak etmiş durumda. İslam Ümmeti ise paramparça halde maalesef. Allah tefrikaya hayır diyor, ümmet ise durmadan tefrika hastalığına yakalanıyor. Oyun bitmedi, devam ediyor ve badema da bitmeyecek. Tüm Müslümanlar Tevhid sancağı altında birleşmedikçe ve Türk Milletine karşı düşüncelerini değiştirmedikçe ve Türk Milleti de asli kimliğine dönmedikçe, Önderinin ve ceddinin izini takip edip, kadim davasının bilinci ve şuuruyla hareket etmedikçe ümmet yenilmekten asla kurtulamayacaktır. Binaenaleyh, herkes namuslu olmalı, akıllı hareket etmelidir. Mazinin hataları tekrar edilmemeli ama güzelliklerinden de istifade edilmelidir. Dünyanın en güçlü kompradorlarından ikisi olan Rothschild ve Rockefeller gibi sömürgenler, kan içiciler bu derin ve bitmeyen kavgayı finanse etmektedirler yekpare haçlılar lehine. Sağ-sol tezgâhı her alanda kendini hissettirmekte ve göstermektedir. Ve bu tezgâhın bitevi işlemesi adınadır her şey. Çünkü bu tezgâhın çarkları parçalandığı ve ümmet her şeyin fakına varıp, tefrikayı terk edip, kardeşliği konuşturduğu ve Tevhid Sancağının altında toplandığı, Türk kılıcını kınından çıkardığı ve küffarın boynuna çaldığı gün İslam Âleminin güldüğü gün olacaktır inşaallah. Söze dönüş, öze dönüş gerçekleşmeli ilk evvelinde tabi ki. Çünkü biz sözümüzü ve özümüzü kaybettiğimiz için bu hallere düştük. Artık bilimsel alanda, edebiyat alanında, ordumuzun büyümesi ve güçlenmesi konusunda, sanayi alanında vs. alanlarda önümüzde handikap teşkil eden asalaklara, soysuzlara geçit vermemeli ve sonsürat ama manevi gücümüzü de tüm tazeliğiyle muhafaza ederek terakki kaydetmeliyiz. Silkinmeliyiz artık, gerçekleri görmeli ve ona göre taktik ve stratejilerimizi belirlemeliyiz. Birlik olmalıyız. Kendimizi düşünmüyorsak, evlatlarımız için yapmalıyız bunu. Şeytan nasıl birlik oluyorsa, Müslümanlarda mutlaka birlik olmayı başarmalıdırlar. Müslümanlar beden coğrafyalarında nefsin egemenliğini yıkıp, aklın ve kalbin ortak egemenliğini gerçekleştirmedikçe daima yenilmeye mahkûmdurlar. Ceddimiz, aklın ve kalbin ortak egemenliğini başardığı için ruy-i zemine hükmetmeyi başarmışlardır. Çünkü onlar, Allah’ın emrettiği denge üzerinde kalmayı ve yaşamayı becermişlerdir. Biz ise maalesef şaşırdık, ölçüyü kaçırdık, dengeyi kaybedip dengesizleştik. Nihayetinde ise hükmedilen bir ümmet olduk. Haddizatında zor olan hiçbir şey yok, ama biz kendimiz zor olanız ve kendimizi yenmeyi, kendimize galebe çalmayı bir türlü başaramıyoruz. Bir de idealimiz yok, ufkumuz dar. Köle gibi yaşamayı umursamıyoruz. Çünkü izzetimizi kaybetmişiz. Nasıl yaşarsak yaşayalım, yaşayıp gidiyoruz diyoruz. Oysa yaşadığımız yaşam, yaşam mıdır ki? Rahatsız olmalıyız, keyfimiz kaçmalı, dertlenmeliyiz, ama yok. Çünkü uyuşmuşuz, batılın bataklığında çürümüşüz. Kendimizden kaçıyoruz, batıla kucak açıyoruz. Dünyanın dört bir yanında kardeşlerimizin kanları akıtılıyor, kılımız kıpırdamıyor. Bir şey yapamayız belki evet ama en azından insanın yüreğine bir acı damlar, bir kin duyar zalime karşı ama maalesef yok. Adeta ruhsuz bir bedeniz. Birbirimizi yemekten başka bir şey yapmıyoruz. Geçelim! Bakınız Siyonist şeytan ne diyor; ‘’yayınlanacak tüm eserler, piyasaya sürülmeden önce, neşriyatı yapacak olanların, yüksek kurullardan müsaade istemeleri mecburidir. Edebi eserler ve yazılı basın mühim bir kuvvet unsurlarıdırlar ideolojilerimizin yaygınlaştırılmaları yönünde. Bu yüzden bu tür alanlarda mutlaka hâkimiyet bizim inhisarımızda olmalıdır. Bu alanlara mutlaka yatırım yapmalıyız. Böyle yaparak, bu alanda bağımsız hareket edenlerin olumsuz etkilerini yok eder ve beşer aklı üzerinde hâkimiyetimizi tesis etmiş oluruz.’’ Lütfen bu maddeyi çok iyi tetkik ve tahlil ediniz ve bu minvalde bizim ülkemizde ki medyayı ve edebiyat alanında etkin olan kadroyu tahattur eyleyiniz. Siyonist şeytan, insan aklı ve kalbi üzerinde etkin olan tüm kuvvetleri ele geçirmeyi ve bu yolla, tüm meslek sahiplerini yanına çekmeyi düşünerek hareket etmiş ve maalesef bunu başarmıştır da. Biz ise daima bakınmışız. Yani, filhakika, suçun büyüğü bizim maatteessüf! Siz sağın ya da solun tetkikini ve analizini çok iyi yapın ve bu taraflarda egemen olan ve söz hakkını elinde bulunduran derin ve gizli kodamanları iyi tanıyın bakalım nereye ulaşacaksınız? İnsan aklına ve kalbine hükmeden alanlarda kuvveti ele geçirdikten sonra, sağcı olsanız kaç yazar, solcu olsanız kaç yazar? İnsana ve sosyal hayata dair tüm sorunların Marksizm’le çözülebileceğinin düşünülmesinde, Sürrealizmin babası sayılan Andre Breton’un Coni’nin kanlı ve kirli topraklarında fikrini yaymak istemesinde, Picasso’nun Marksizm’e ittiba etmesinde, Andre Breton’un Coni’nin topraklarında savaş stratejisi geliştiren bir merkezde çalışmasında, Rimbaud’un Kızıl Ordu’da görev deruhte etmesinde şoke olacak hiçbir şey yoktur, bunlar olağan şeylerdir. Sürrealizm dediğiniz şey, insana ve hayata dair ne kadar değer varsa yok etmeyi erek edinmiştir. Bir şey Siyonist şeytanın arzularını doyursun, emellerine hizmet etsin, gerisi hikâyedir. Bizler, maalesef, ne dünyanın nasıl yönetildiğini biliyoruz, ne ideolojilerin nasıl bir işleyişe sahip olduklarını biliyoruz ne de şeylerin mahiyetine dair kifayet edecek bir bilgiye sahibiz. Cahilliğimiz bizi sürüye dâhil ediyor ama sürüden ayıracak aklımızı kullanmayı bir türlü beceremiyoruz. Sağ bildiklerimiz de, sol bildiklerimiz de haddizatında sürrealizm denilen melanetin bataklığında kucak kucağadırlar. Baudelaire, modern burjuva üyesinin, hususi merasimlerde siyahlara bürünerek, haddizatında bir çeşit cenaze merasimini yerine getirdiğini söyler. Bizler ne kendimizi tanıyabildik ne de ***** Batı’yı tanıyabildik maalesef. Fakat ne gariptir ki, kendimizi tanımadan reddettik ama Batı’yı tanımadan kabullenebildik. Böyle acayip bir millet olduk işte! Kendi güzelliklerimizi göremedikte, batılın çirkinliklerini güzel sandık. Cahiliz kardeşim, vallahi, billahi, tallahi cahiliz! Kendini akıllı sanan cahiliz. Ceddine düşmanlığı, tarihine, diline, dinine, milletine düşmanlığı akıllılık sanacak kadar ahmak ve cahiliz. Batıyı tanımadığı halde, tanıdığını sanacak kadar cahiliz. İslam ile batacağını, ideolojiler ile çıkacağını sanacak kadar cahiliz. YAZIK! Siyonist şeytan der ki; ‘’biz özgürlük, eşitlik gibi nosyonları halkların ağızlarına veririz ve bitevi onu tekrar eder dururlar. Bu nosyonların öyle büyüleyici etkisi olur ki, halklar, bu hayaller uğruna, tüm güçlere, doğanın ve tanrının kudretine karşı başkaldırırlar.’’ Yine der ki; ‘’güya hayallerle buluşturma, ideallere kavuşturma perdesi ardında tüm güruhları ve düşünceleri boğmaya muktedir olacağız. Tüm halkları, hürriyetçi olarak lanse edilmesi kabil olan her nev’inden kana susamış ideolojik fikirlere kanalize etmeyi başaracağız.’’ Keza der ki; ‘’yasaları ve müeyyideleri mahvedeceğiz, sözde hürriyet ihtiva ettiğini söyleyerek kabullendirdiğimiz düşünceler sayesinde.’’ YÜREĞİ YETEN YALANLASIN. HAYAT, HAKİKATTİR; HAKİKAT, HAYATTIR. Geçelim! Hep söylediğimiz ve bitevi söyleyeceğimiz gibi, tüm ideolojiler özünde kardeştirler. Farklı kavgaları veriyor görünseler de zevahirde, tıpkısının aynısıdırlar batınlarında. Sürrealist Andre Breton aynı zamanda Marksist düşünceyi, Marksist Marks ise Sürrealist düşünceyi ittihaz eder. Siyonist şeytanın, insanlığın kadim ve kök değerlerini yıkmak, akıllardan ve kalplerden söküp almak adına istimal ettiği birer araç mesabesindedir tüm ideolojiler. Bunlara KOMPLO TEORİSİ olarak bakabilirsiniz. Ama hayat yalan söylemez ve kanırta kanırta kabullendirir gerçekleri, kabullenmeseniz de kabullenirsiniz. Ya hayatın gerçeklerini ittihaz edeceksiniz ya da mal gibi uyumaya devam edeceksiniz, başka yolu yok bunun. Kahrolası şeytan yine diyor ki; ‘’hiçbir izahımızın boşuna yapıldığını düşünmeyin. Biz, Darwinizm’i de, Marksizm’i de, Nihilizm’i de çok önceden dizayn etmiştik. Ürettiğimiz bu kalıp fikirlerle kalıp insanlar var edeceğiz ve o insanlarla milletleri bir arada tutan milli değerleri ayaklar altına alacağız.’’ Bergson, Gide, Freud, Sürrealizmin köklerini yeşertmiş kişilerdir. Bitevi, insanların bilinçlerini didik didik etmekle iştigal etmişlerdir. Ve tüm eylemleri bilinçaltına hamletmişlerdir. İnsanların, derunlarındakileri, olduğu gibi, bir şekilde dışarıya aktarmalarının iktiza ettiğini söylemişlerdir. İnsanların, içlerinde ne varsa dışarıya yansıtmaları icap eder ve bu hürriyetin ta kendisidir demişlerdir. Sanatı soysuzlaştırarak yok edenler işte bunu yapmaktadırlar. Ki sanatçı kılığıyla ortalıkta dolaşan ve içlerinde ki tüm kötülükleri dışarıya vurarak insanlığı düşüren soysuzların yegâne istinatgâhları malum düşüncelerdir. Lanetliler güruhunun dayandıkları lanet düşünce maalesef sanatı perişan etmiş ve kıymetten düşürmüştür, sanatın düştüğü yerde ise insanın ayakta kalması muhaldir. Sürrealist fikir, tahrif ve tahrip edici bir fikirdir. Hürriyet maskesi ardında, tüm ulvi güzellikleri süflileştirir ve yok eder. İnsanı, hayvandan aşağıya düşürür. Sürrealistler, ‘’özgürlükten başka hiçbir şey yoktur ve bunun dışında her şeye hayır’’ demektedirler. Akli ve kalbi hüccetleri ve doneleri, kadim ahlaki kökü, dile dair hakikatleri yerle yeksan etmek minvalinde hareket etmiştir bu akım. ‘’Aklını yitirmişlerin ve karanlığın gecesinde kaybolmuşların lanetli çocuğu’’ olarak lanse eder bu akımı, Aragon. Mutlak surette müşahede edilmektedir ki, Kur’an ve Sünnet’in dışında yürünecek her yol insanlığı vartaya sürükleyecektir. Hangi yönde olursa olsun bu yoldan başka seçilecek olan bir yol insanlığın düşüşünü ve intiharını tevlit edecektir. Veyahut kendi ellerinizle yenilgiye evet demeniz anlamına gelecektir. İnsan seçim yapan bir canlıdır ve yaptığı seçimi iyi düşünerek yapmalıdır. Ya şerefinle var olacaksın ya da sürünerek ********ce gebereceksin, üçüncüsü yok. Ya galiplere ittiba edeceğiz ve çizilen kadere boyun eğeceğiz ya da kendimize gelecek ve mukadderatımızı kendimiz belirleyeceğiz. Kendi suyunda temizlenmeyen, başkasının suyunda kirlenir. Aklını kullan bebeğim! Ya rolünü söylerler ve oynarsın ya da oynatır tarihi yazarsın. Ferasetli insan! Muzır düşüncelerin izlerini merak etmeye gör, o izlerin peşinde bir düştün mü, sözlerinde boğulursun ve acınmaz yutulursun. Ya çoban olup güdersin, ya koyun olur güdülürsün. Bu ülkenin kaderine çook uzun zamanlar tesir etmiş olan aydın sıfatlı züppelerin hallerini biliyoruz. Batı’dan öttürülen düdüğün peşine takılmışlar ve yıllarca bu milleti üzerinde çağdaşlık düdüğü öttürmüşlerdir. Buldukları bir tutam ottur. Bir tutamla avutulmuş avanaklar, maalesef bu milleti yıllar yılı avutmayı becermişlerdir. Suç onların değil bizimdir. Bugün iri bilinen ama derisi soyulmuş medya da köşe bulmuş hiçbir aydın maskeli züppenin kendi kimliği yoktur. Kimliksizler, yıllar yılı bu millete kimliksizliği dayattılar ama millet dayandı ve dayatmayı reddetti. Siyonist şeytan hiçbir zaman sürüsüz kalmamıştır ve onları yaylatacak otlağı da mutlaka bulmuştur. Onlara bitevi bir ideoloji düdüğü doğrultmuş ve o ideolojiyle sürüyü idare etmiştir. Şeytan sağdan gelir, soldan gelir ve kitleleri istediği yöne yöneltir. Kitleler farklı yerlerden gittiklerini ve istedikleri yere gittiklerini sanırlar ama gittikleri yerde, varacakları yerde şeytanın yeridir. Gerisi angaryadır! Küresel Siyonizm, Nasraniyete ve Museviliğe istinat ettiği için dünya ki tüm ideolojileri kapsayan en kapsamlı tek ideolojidir. Nasraniyetten ve Musevilikten destek aldığı için Batı dünyası nezdinde destek bulan ve finanse edilen tek ideolojidir. Yerel değil genel bir dayanağı vardır çünkü. Tüm Batı dünyası için desteklenmesinin sebebi de budur. Siyonizm, insanlığa ait ne kadar değer varsa yok etmeyi hedeflemiştir. Kimlikleri, devletleri, ülkeleri ve dini ilga etmeyi erek edinmiştir. Özü itibariyle Sol’dur. Nasraniyetten ve Musevilikten mütevellit en güçlü diğer Sol ideoloji de Marksizm’dir ve Marksizm, Siyonizm tarafından müzaherete mazhar olmuş bir ideolojidir. Ki, filhakika, tüm ideolojiler, mahiyet olarak Sol temele haizdirler ve Siyonizm’in müzaheretine mazhardırlar. Sözde Emperyalizm muhalifi olan bu akımlar, küresel Emperyalizm tarafından her yönden desteklenmişlerdir ve elan da desteklenmektedirler, badema da destekleneceklerdir. Haddizatında bu hakikat bilinmiyor da değildir ama insanlar ya bilerek reddediyorlar ya da bilerek ittihaz ediyorlar. Bilakis hakikatleri görecek göze, idrak edecek kafaya, hissedecek kalbe herkes sahiptir. Ha, insanlar gözleri var görmüyorlar, kafaları var idrak etmiyorlar, kalpleri var hissetmiyorlarsa o başka. Sömürgeciliğin babası olan ***** İngiliz şeytanı, Balfour Deklarasyonu ile Siyonist şeytanı şeksiz, şüphesiz, koşulsuz desteklemiştir. Coni tüm kurumlarıyla Siyonist şeytanın gizli egemenliği altındadır. İster kabul edelim, isterse ret, hakikat budur. Sağcılık ve Solculuk oyunu, elan dünyada meriyette olan ve varlığını idame ettirmekte olan yegâne oyundur. Bu yolla, Siyonizm, küresel düzeyde ki hedeflerine çok rahat şekilde kavuşmaktadır. Sağın ve Solun memleketlerde ki en gizli etki ajanları ve mutemet elamanları Siyonist Yahu dinin tesiri altındadırlar. Kurban ise bellidir: İslam ve Müslüman, özel de ise Türk Milleti. Sağ yozlaştırır ve Sol’a yem eder. Sol’da Siyonizm’e sunar. Hülasa, din ve kimlik iki tarafın üstün (!) gayretleriyle tükenir gider, tükendi gitti! Karl Marks, dedesi bir hahamdır. Babası, bir nevi dönmedir, Nasraniyet’e iltihak eder ama bildiği gibi yaşar. Marksist teorisyendir. Siyonist teorisyen Moşe Hays ile irtibat kurar. Bu şeytanı idol ittihaz eder. Dâhilik mertebesine yükseltir ve sitayişlere boğar adeta. Kendisinin ve onun inancı arasında fark göremez. Kavgacıydı Moşe Hays ve kendisi de kavgacıydı Marks’ın, yani uyuşuyorlardı. ‘’Eğer bir Yahudi bireysel olarak isteklerine kavuşamıyorsa, Yahudi toplumu ırkçılığı sayesinde mutlaka ulaşmayı başarır’’ diyen biridir Moşe. Demek ki neymiş? Yeryüzünün en azılı faşist katili ve faşist şeytanı Siyonist Yahudi imiş. ‘’Her ulus bizim sahneye çıktığımızı ve düşmanlarımızı nasıl ezdiğimizi görecek’’ diyen bir şeytandır o. Haham Brones, Marks’ın İsrail Devletine büyük bir sevgisi olduğunu söyler ve bu sevginin başka sevgilerden daha farklı olduğunu ifade eder. Ama ne yapar, Marksizm’i icat eder, karşısında bir de Faşizmi icat eder hatta bir de emperyalizm icat eder ve üçünü hem dövüştürür hem de üçü sayesinde dünyaya egemen olur. Lenin, Bolşevik İhtilalinin lideridir. Pratisyendir. Marks ne kadar teorisyense Lenin o kadar pratisyendir. Lenin, Marks’ın teorisini pratiğe aktarmıştır. Binaenaleyh, Marks’ı bile gölge de bırakmıştır handiyese. Marksizm’den bahsedilirken illa Leninizm’den de söz edilmesi bundandır. Fikrin, teorik aşamadan pratik aşamaya geçişinde en büyük ve etkili rol Lenin’e aittir. Öz kimlik olarak olarak Yahudi’dir. Ama Komünist dünyada Yahudi olamadığı iddia edilen tek kişiydi. Bu bir iddiadan çok uzak olan gerçeklerdir. Lenin acımasızdır. Terörizm kesinlikle vazgeçilmez bir yoldur. Güya Komünizm işçi sınıfına dayanır ama Lenin, işçi sınıfını, aydınlatılmaları iktiza eden bilinçsiz bir yığın olarak görür. Moskof İhtilali, Siyonist Yahudi’nin lehine çok güzel şeylere imza atmıştır. Siyonizm’e düşmanlık yasak edilmiştir. Siyonist şeytanın Filistin işgali destek görmüştür. İslam âlemine karşı tezgâhların tertip edileceği bir karargâh teşekkül ettirilmiştir. Yani Komünist ihtilal, Siyonist şeytanı ihya etmiştir adeta. Siyonist Yahudiler sözde sürgünler yaşamışlardır ama milletleri de sürgüne mahkûm etmişlerdir. Memleketlerde çok derin yapılanmalar sayesinde kuvvet kesbetmişler ve manipüle edici bir unsur olmayı başarmışlardır. Ürettiği ideolojilerle tüm insanlığa sonsuz sürgünler ve acılar yaşatmaktan geri durmamışlardır. Bahusus çalışan kesime matuf tezgâhlar kurma peşindedir. Çalışan kesimin, güya hakkını savunmakta ve onları bu yüzden Komünizme sevk etmeye yeltenmektedir. Bu yolla, milli kuvvetler yok olacak, milli iktidarlar alaşağı edilecek, milli devletler yıkılacak ve Siyonist Yahudi’den başka kimse kalmayınca Yeryüzü Krallıklarını ilan edeceklerdir. Ferdi mülkiyet Yeryüzü Kralı olan Siyonist Yahudi’nin inhisarına geçecektir böylece. Talmud, Büyük Kurtarıcı’dan bahseder. İşte Yeryüzü Krallığının tahakkuk etmesidir bu. Biz ideolojilerin masumane, insana ait değerleri koruma ve yaşatma adına çıktıklarını zannederiz ama hiçbir şey bildiğimiz gibi değildir, bunu çok geç öğreniriz. Marksist düşüncenin teorideki ve pratikteki simalarının kahir ekseriyeti Yahudi’dir. Coninin en etkili ve yetkili kurumlarının tepe noktaları Yahudilere emanettir. Dünya milletlerini etkileyen uluslararası krizlerin baş müsebbibi Siyonist Yahudi’dir. Coni’nin Merkez Bankası Yahudilerin monopolündedir, garip değil mi sizce? Yeryüzünün her noktasında, her düşünce teorisinde, her milletin politik kulvarında, her nevi fitne ve fesat hareketlerinde, tüm bölücü faaliyetlerde, muhakkak ama muhakkak Siyonist şeytanın parmağı vardır. Bu münhasıran şeytanın suçu değildir elbette, insanların da suçları çok büyüktür. İnsanoğlu, doğru yolun tüm noktalarına postunu seren ve insanlığı bitevi yanlışa sevk eden şeytana karşı müteyakkız olmalıdır. Biz üzerimize düşeni yapalım, gerisi kendiliğinden olur gider, önce kendimize iğneyi batırmayı öğrenelim! Şeytan üzerine düşen çok iyi kotarmaktadır maalesef. Şeytan yalancıdır, yanlıştır, haindir, ahlaksızdır, adaletsizdir ve insanların kurtuluşa giden yollarının üzerine barikatını kurmuştur. İnsanlık Önderlerini bile katledebilen melundur şeytan. Binaenaleyh, katledemeyeceği hiçbir kimse yoktur, ki zaten gereğini yapmaktadır. Tanrıcılık oyunu oynamaya yeltenecek kadar adi bir yaratıktır o. Tüm milletlerin, devletlerin, ülkelerin düşmanıdır. İslam’ın, Müslüman’ın, Türk’ün ezeli ve ebedi düşmanıdır. Ve İslam’ın, Müslüman’ın, Türk’ün düşmanlarının da dostudur. Mütemadiyen kötülük peşindedir. Lanet planlar üzerindedir. Kan içicidir. Müslüman kanı en büyük damak zevkidir. Hakk’ın, hakikatin, hakkaniyetin sonsuz uzağındadır. Her türlü şeytan işi pisliklerin yayıcısıdır. Malayani zevk ve eğlencelerin üreticisidir. Son tahlilde; oyun malumdur, oyunun derinliği malumdur, oyuncular malumdur. Kim olduğumuzu ve nerede durmamız gerektiğini mutlaka bilmeliyiz. Ne yapacağız, nasıl yapacağız, niçin yapacağız mutlaka idrakine varmalıyız. Görevimizi layığı ile yapmalıyız. Teennili ve müteyakkız olmak mecburiyetindeyiz. Gayret bizdendir, Allah takdir edecektir. Ötesi boştur! En son tahlilde; her anda, her zamanda, her zeminde, Siyonist’e karşı uyanık ve tetikte olmalıyız. Çünkü insanlığın en büyük ve yegâne bir düşmanı vardır; Siyonist. Kur’an’ı ve Tarihi derinden tertil ile okursanız, Sünnete ittiba ederseniz yolunuzu daha net görebilirsiniz. Şeytanı, şeytanileri, şeytanlaşmışları ve tuzaklarını, tezgâhlarını, oyunlarını daha iyi tanıyabilirsiniz, görebilirsiniz. Bizim, dinimizden, vatanımızdan, devletimizden, kimliğimizden, ümmetimizden ve kadim, kök değerlerimizden başkaca koruyacağımız, sahipleneceğimiz, uğruna gövdemizi koyacağımız ve başımızı adayacağımız hiçbir şeyimiz yoktur. Unutmayın ki, Allah sizi karanlıktan kurtarmak ve aydınlık sona eriştirmek ister, şeytaniler ise sizi aydınlıktan çıkarıp karanlıkta boğmak ister. O kör ve melun şeytan size asla Siyonist olarak gelmez. Sağdan gelir, soldan gelir, önden gelir, arkadan gelir. İdeolojilerle gelir. Çünkü şeytan kendini asla açık etmez, bilakis aldatamaz. Şeytan çok yönlü ve uzun hedefli çalışır. Bugünden yüz yıl sonrasının planını yapar. Ama ne gariptir ki bizler ise yarının bile planını yapmayız, yapmayı beceremeyiz. Biz dağınık halde oluruz hep, şeytanlar ise tümleşmiş halde olurlar. Ya da din kanadından da girebilir şeytan, İslam’ı Nasraniyet’e dönüştürme gayreti içine girer ve bu yolda kendine bir hizmetkârda bulabilir. Hakikati batıl ile kirlettirir. İnsanlarda şüphelere yol açar. İslam’da ki bazı ayetlerin, cihat ayetleri gibi, unutulmasını ya da o ayetlere karşı bir duruş sergilenmesini sağlatabilir. ***** ve melun şeytan o kadar zekidir ki, hem İslam’ı yozlaştıracak oluşumlara yol verir ve onları finanse edebilir, nihayetinde insanları adeta etkisiz, işlevsiz, tepkisiz bir sürüye dönüştürebilir hem de İslam’ı kirletecek oluşumlara yol verir ve onları finanse edebilir, nihayetinde insanları ifrat bataklığında çırpınanlar yüzünden İslam’dan soğutabilir. Baksanız birisi için İslam ile alakası yoktur diyebilirsiniz, hakikati ifadeden korkacak kadar basiretsiz ve pasiftirler; diğeri için ise bunlar hakikaten Müslüman mı diye sorarsınız, insanları korkutacak ve nefret ettirecek hareketler içerisine girerler, Allah’ın adını haykırarak gövdeleri kafasız bırakırlar. Birinden nefret eden diğerine gitsin, diğerinden kaçan berikine gelsin ama nihayetinde gidenin de, gelenin de nereye gittiği, nereye geldiği bellidir. Tıpkı ideolojiler gibi. Siz zannetmeyin ki ideolojiler ve bazı din tandanslı yapılar bağımsızdırlar, bağımsız çalışırlar. Hayır, bu, alıklığın zirvesidir. İdeolojiler ve dışı İslamlı içi İslamsız yapılar şeytanın oltasında ki yemlerdir. Siyonist her an bir taktik peşindedir. İnsanlık komünist kâbusu yaşamıştır, faşist zorbalığı yaşamıştır, kapitalist kan içiciliği yaşamıştır, demokrasi saçmalığını yaşamıştır, şimdi de demokratik liberalizm bataklığına demir atmak istemektedir ama beyhudedir hepsi. İnsanlığın felahı, ancak ve ancak Yüce İslam’dadır. İslam ahlak ve adaletinin önce ruhlarda, sonra da bedenlerde hâkim olmasındadır. Bu zorlamayla olacak bir şey de değildir, hakikati gizleyerek olacak bir şeyde değildir. Namusluca çalışmakla, saf hakikati izah ve izhar etmekle, iyiliği emredip, kötülüğü nehyetmekle olacak bir şeydir. Tüm bunların tahakkuk etmesi, Türk Milletinin, engin, derin ve kadim tarihi tecrübesinin ışığında ve Türk’ün keskin kılıcındadır. Türk Milleti kendine gelmezse, kendi içinde düzeni sağlamazsa, kadim kardeşliği tahakkuk ettirmezse ve düşmanlarına karşı içeride yekpare bir bütün teşkil etmezse İslam gövdeyi terk eder, İslam gövdeyi terk ederse Türk biter. Türk ve Türkiye biterse İslam Ümmeti de emin olun ki sonsuz zarar görür. Siyonist bu hakikati çok iyi idrak ediyor. Bu yüzden de büyük tezgâhlar peşindedir. İslam, Allah’ın dinidir ve Allah’ın vaadi gerçek olacak, Allah nurunu tamamlayacaktır ve İslam’ın varlığı kavimlerle kaim değildir amma ve lakin Türk Milleti asla İslamsız olamaz, yapamaz. İslam yoksa Türk’te yoktur. Hatta daha ötesi Kürt’te, Alevi de yoktur. En son noktası, İslamsız ümmette yoktur, medeniyette yoktur, hürriyette, bağımsızlıkta, vatan da, kimlikte yoktur. İSLAM HERŞEYDİR! Evet, beden güçtür ama önce o bedenin var olması gerekir ve bedenin varolması da ruha merbuttur ve işte o ruh; İslam’dır. BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİǒTEN BİLİNÇ, ŞUUR AŞILAYAN TARİHİ SÖZLER: Lütfen derin ve sonsuz bir hassasiyetle okuyalım, aklen ve kalben anlayalım, idrak edelim ve istikamet üzeri hareket edelim. Buyurun Bilge Kral’ın sözlerini harf harf tertil ve tedebbür ile okumaya, tetkikini ve tahlilini yapmaya; Türk'ün Evladı, Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen'de, Çanakkale'de, Filistin'de, Kırım'da, Açe'de, Türkistan'da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. İnsanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi. Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz, Çanakkale'den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız. Ama unutma! Sömürgeciler, seni tamamen Asya'ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar. Sen Türk'sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın. Batı, haçlı seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale'de kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap’a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor. Türk'ün evladı, Biz Boşnak'ız ama Türk'üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnak'sın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok. Sırp'a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz Kitabımız, kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk. Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarını çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazlamadık. Sen var olmak zorundasın. Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın. Sömürgecilerin tezgâhlıyla saflara ayrışmamalısın. TÜRK'ÜN EVLADI, BİZİ, Onların bize yaptıklarını, Ve sorumluluğunu Sakın unutma! ÖNEMLİ VE DERİN NOT: Şimdi, sizlere, bendenize göre, Siyonist’in tezgâhlamakta olduğu yeni oyunu haber vermek istiyorum. Malum, insanlığın denemediği sistem kalmamıştır ve şu an son sistemi denemeye çalışmaktadır ama sonuç malumdur. İnsanlık komünizmi denemiştir. İnsanlık faşizmi denemiştir. İnsanlık kapitalizmi denmiştir. İnsanlık demokrasi denilen illeti denmiştir. Şimdi de Demokratik liberalizm sularına yelken açmaya çalışmaktadır lakin beyhudedir. İnsanlığın kurtuluş, adalet, hürriyet, saadet ve huzur adası; İslam’dır. İnsan er ya da geç bu gerçeği fark edecektir ve o tarafa doğru yol alacaktır. Ama Siyonist bunu çok iyi bilmektedir. Ve engel olmak için çok büyük bir tezgâh düzenlemektedir. Şöyle ki; insanlık iyice ezilmeye çalışılmaktadır ve buna karşı büyük tepkilerde verdirilmeye gayret edilmektedir. Adeta insanların sabır taşları çatlatılmak istenmektedir. İnsanlar iyice ekmeğe bağlı kılınmakta sair bütün değerler görmezden gelinmeye çalışılmaktadır. İnsanlıkta deli gibi ekmek peşine düşmüştür. Oysa insanlar şunu unutmaktadır: ‘’insan sadece ekmekle yaşamaz.’’ Hz. İsa. Siyonist şimdiden büyük saydığı Marksistleri ve Darvinistleri hazırlamaktadır. Ayrıca o gün için köşe kadılarını da hazırlamaktadır ve hazır tutmaktadır. İnsanlığa gerçek kurtuluş olarak, adaleti sağlayacak yegâne sistem olarak; ılımlı komünizmi sunmaya çalışacaktır. Güya dine saygılı komünizmi. Şimdiden bunun yolunu yapmaya çalışmaktadır kanımca. Zira bu yönde işaretler belirmektedir. İnsanlar asla bu oyuna gelmemelidir. Hiç kimsede bu oyunu haklı çıkaracak söylem ya da eylemde bulunmamalıdır. Bu tezgâh tutarsa Siyonizm’in dünya hâkimiyeti yolu açılacaktır. Artık insanlık şeytanın gösterdiği yoldan gitme ahmaklığını bırakmalı ve bir kerede olsa Allah’ın gösterdiği yoldan gitmeyi başarmalıdır. İnsanlar asırlarca demokrasi ile zehirlendi. Ve vücut sakatlandı. Şimdi de vücut tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Eğer aklımız başımıza almazsak bu olacaktır. Anlaşılmıştır geçelim. Müslüman liderler, aydınlar ve âlimler, kitleleri İslam’dan yana hayal kırıklığına uğratmamalıdırlar. Eylemlerine ve söylemlerine azami özen göstermelidirler. Umut verici olmalıdırlar. Aralarında nifak bulundurmamalıdırlar. En güzel örnek olmaya çalışmalıdırlar. İnsanların İslam’dan koşarak kaçmasını değil İslam’a koşarak gelmesini sağlamaya çalışmalıdırlar. Bilmelidirler ki, makam, şöhret, servet gelip geçici şeylerdir. Ve kesinlikle, mutlak manada, ahlaklıca kullanılmazsa, kaybettiricidirler. Sorumlusunuz ve sorumluluğun bedeli çok ağırdır efendiler. Lütfen haysiyetli ve adaletli olunuz. Yani, insan olunuz. __________________ <tbody> </tbody>
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 kullanıcısının cevapladığı konu Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    Devlet denilen organizmaya musallat olan ve sağ-sol virüsleri taşıyan mutemet elemanlar, milli birliği katletmek adına ve milletin daha kolay teslimatını yapmak için, milleti sağ-sol diye kamplara ayırırlar. Bunu geniş bir perspektiften yaparlar. Her kesimden kişileri saflara katarlar, reklamlarını yapacak olan yazılı ve görsel basın zaten dünden hazırdır. Tefrika derinleştirilir ve kökleştirilir. Mutemet elemanlar, hizmet ettikleri sağın-solun küresel baronlarına teslimatı yaparlar ve bundan böyle işler daha da kolaylaşır. Milleti birbiriyle dövüştürmek için tüm yasal mekanizmalar istimal edilir. Ki 12 Eylül neyin davasıydı, ki bu kara gün, milletin bahtını karartan gün, milletin gencecik evlatlarının şeytan adına yenildiği gün, sağ-sol davası denilen şeytani tezgahın tam olarak kökleştirildiği gündü. Mutemet elemanlar vazifelerini tam tekmil ikmal etmişlerdi. Bir kesime, diğer kesime karşı kendisinin tutulduğu; diğer kesime de, karşısındakine karşı kendisinin tutulduğu söylenir. Bu şekilde iki kesim de gözetimde ve kontrolde olur. Hedef, iki kesimin de güçsüz ve çaresiz bırakılarak, ebediyen mahkûm edilmesi ve kullanılmaya hazır hale getirilmesidir. Kuvvet bulan tarafın hemen etkisizleştirilmesi için, karşı taraf üzerine gönderilir ve böylece kuvveti yok edilir. Çünkü hiçbir tarafın kuvvetlenmemesi lazımdır. Zira elden kaçar ve tezgâh işlemez. Bu tezgâh bitevi böyle işler gider. Millet yorgun düşer ve kendi dertleriyle ilgilenmeye koyulur. Çünkü millet tuzakların ve ateşin arasında kalmıştır. Ne yürütülen politikadan haberi olur, ne devlete egemen olan klikten haberi olur, ne de sahici sorunların ne olduğunu anlar ve çözme iradesi gösterebilir. Etkili isimleri kendinden bilir ve derin bağlarını sorgulayamaz. Son tahlilde; bu kirli ve kanlı oyunda, meze gibi algılandığının bile idrakine varamaz. Bu keşmekeşte, dinde gider, töre de unutulur, kimlikte ziyan olur. Asli değerlerini ve varoluşunun mutlak dinamiklerini unutan bir millet ise görünürde ne kadar hür olduğunu sansa da sefalet, zillet ve esaret içinde yaşar gider. Türk Milletin, İslam’dan başka davası yoktur, olmaz, olamaz ve badema da olmayacaktır. Çünkü adalet, hürriyet, ahlak, vatan, sağın ve solun kapsayamayacağı kadar kapsamlı olgulardır. Bu hakikatlerin idrak edilmesi iktiza eder ama idrak edilmedikçe aynı minval üzere rezilce yaşayıp gideriz. Mütemadiyen birbirimizi üzeriz, kırarız, gücümüzü birbirimizle dövüşerek harcarız. Düşman ise meyveyi yer! Sağ-Sol şeytani bir tezgâhtır, sahici değildir, hakikatle ilintisi yoktur, yekpare ümmetin çocuklarının kırılmasını, şeytanilerin güçlenmesini tevlit etmiştir her yerde. Ve en mühimi ama algılanmayanı ise, kimliklerin yozlaşmasını, İslam’ın unutulup gitmesini intaç etmiştir. Türk Âlemi ile Arap Âleminin birbirlerine bu kadar uzak olmalarının sebebi nedir Allah aşkına? İki tarafta Müslüman ama bir avuç şeytan hepsine egemen. Nasıl olabilir bu? Tabi ki de hepsini kendi içinde paramparça ederek. Çok basit bir Misal; Suriye kendi içinde bütün olsaydı, hakiki davalarına bağlı olsaydılar insanlar, Esed gibi, şeytanın maşası olan biri egemen olabilir miydi coğrafyamızda? Keza, Mısır da şeytanın başka bir maşası olan Sisi, idamları gerçekleştirebilir miydi, Mısırlı kardeşlerimiz tek vücut, tek fikir olaydılar coğrafyamızda? İslam ülkelerinde mütemadiyen bu oyun tezgâhlandı ve işlendi. Bunlardan birkaç misal; Irak isimli ülkemizde Abdülkerim Kasım, Endonezya da Sukarno, Mısır da Cemal Abdül Nasır gibi deneyimler, bu ülkelerin insanlarını sefalete ve esarete mahkûm etmiştir. Kaynaklar yağmalanmış, canlar heba olmuş, kuvvetler ziyan olmuş, umutlar ve hayaller kaybolup gitmiştir. Ayrıca, kimlikler ve din tahrip ve tahrif olmuş. Millette, devlette yorgun düşerek geri kalmış. Kazananlar ise münhasıran şeytaniler olmuşlar. Yazık değil mi? Şeytaniler oyunlarını bugünde sürdürmektedirler. Sadece yöntem değişmiştir o kadar. İnsanlık İslam ile aydınlanmadıkça asla uyanamayacaktır. Çünkü İslamsız dünya karanlıktır, biz ne kadar aydınlık sansakta. Bizler yürüdüğümüz yolun doğru olduğunu, savunduğumuz davanın hakikat olduğunu, daima bizim kazandığımızı düşünürüz ama yanılırız. Çünkü bize böyle bir algı empozesi yapılır fark ettirmeden. Bugün tüm İslam Milletleri, İslam ile aydınlanaydı ve İslam’ı adam gibi yaşayalardı ve İslam Milletlerinden bir millet olan Türk Milleti de ceddi Selçuklunun ve Osmanlının konumunda bulunaydı ve tıpkı onlar gibi hareket edeydi, yeryüzünde kanlar akar, canlar gider, şeytaniler, Tapınakçılar cirit atabilirler miydi Allah, vatan, namus aşkına? Şeytanilerin, Tapınakçıların tuzakları, tezgâhları bitmez. Çünkü şeytanın işi budur; tuzak kurmak. Ama tuzak kuranların en hayırlısı da Allah’tır tabi ki de. Eğer biz Kitabımızı mehcur bırakmasak ve biteviye O’nunla hemhal olsaydık vallahi hiçbir tuzağa düşmezdik. Asla geri kalmazdık, hiçbir zaman yıkılmazdık, birliğimiz kesinle bozulmazdı, her şeyde en önde olurduk. Ama yapamadık maalesef. İçimizde ki mutemet elamanlar eliyle engellendi bu. Şeytanın işi gücü kötülük planları kurmak, kardeşi kardeşe kırdırmak, fitne ve fesat tohumları ekmektir. Şeytan bir tarafı desteklerken ve ona dünya nimetleri sunarken ya da bu yönde müzaherette bulunurken, başka bir tarafı bu imkânlardan mahrum bırakır, bırakmak için gayret eder. Bir tarafın diğer tarafa tahakküm etmesi sağlanır, bu şeytanilerin her gurubun içine gizlenmiş olan uzantıları eliyle kotarılır. Çünkü bir taraf diğer tarafa tahakküm etsin ki, tahakküm edilen taraf tahakküm edeceği zamanı iple çeksin. Böylece bir kör dövüşü hâkim olsun topraklara, devletlere, milletlere. Tabi iş şirazesinden çıkmaya ramak kalınca da durum tersine işletilmeye başlanır. Tahakküm edilen taraf, tahakküm etme mevkiine getirilmek istenir. Bu şekilde milletler asla kendilerine gelemezler, mütemadiyen birbirileriyle mücadele ederler, bir türlü birlik olamazlar ve düşmana karşı mücadele edecek kuvvetlerini tüketirler. Sağ-Sol tezgâhının, oyununun en netameli yönü de, yönetilen millet ile yöneten zümre arasında ki birlik bağını yok etmesidir. Milletin bir türlü bir bedende birleşen ruhlar olamamasıdır. Hükmeden tarafın yanında olanlar bir yanda durur, olmayanlar bir yanda, çünkü millet bu şekilde parçalanmıştır. Ne acı değil mi? Kardeş kardeşe düşman olurken ve birbirileriyle mücadele ederlerken şeytaniler ve Tapınakçılar çıkarlarına ulaşmaktadırlar. Bedenler aynı beden ama ruhlar farklı. Çünkü kadim ruh bozulmuş, tefessüh etmiş ve tagayyürata uğramıştır. Nihayetinde de başkalaşan bedenler birbirilerini yok etmek üzere kurgulanmışlardır. Can acıyor ama ne fayda! Düşünsenize bir Allah, vatan, namus aşkına? Türk ile Kürt’ün birbirinden ne farkı var? Aynı ceddin torunlarıyız, din de biriz, dil de biriz, ülkü de biriz, tarihte bir, kitapta bir, Önder de bir ve İlah ta biriz. Peki, bu ayrılık nereden çıkmakta ve kardeş kardeşi kırmaktadır? Kim kotarmaktadır bunu? Hangi soysuz böyle bir şeye tevessül etmiştir de kardeşler bu hale gelmişlerdir? Kürt kardeşimin güya sözcüsü olduğunu sananların Ermenilerin sözcülüğünü yaptıkları ve şeytana çalıştıkları halde, Kürt kardeşlerimiz nasıl olupta onların peşlerinden gidebilmektedirler? Nasıl bu hale getirilmişlerdir? Bir Kürt kardeşime, benim mi faydam olur, yoksa şeytanın silahı ve sözcüsü olan bir kravatlı ya da kravatsız teröristin mi? Bir Türk’e, Kürt kardeşinin mi faydası olur yoksa benliğini şeytana satmış, dinine ve kimliğine yabancılaşmış bir sözde Türk kimliklinin mi? Artık oyunu bozalım ve kadim kardeşliğime geri dönelim, şeytanı bu topraklara sokmayalım ve şeytanı ezelim ayaklarımız altında! Ahhh mehcur bıraktığımız ve unuttuğumuz kitabımıza bir dönsek ve idrak etsek sözünü! En azından okuduğumuz şeyi anlayabileceğiz, hakkaniyetli olacağız, insanları yargılamak yerine anlamaya gayret edeceğiz, kalbimiz yumuşayacak, tezgâhları fark edeceğiz, sağın ve solun koca bir yalan olduğunu fark edeceğiz, zihnimizde devrim yapacağız. Bu devrim bedenimize ve kalbimize sirayet edecektir. O zaman dünyamız bir anda değişecektir. Ama hayır asla Kur’an’a göre yaşamıyoruz. Mutlak olarak sekülerleşmişiz. Duygularımızı ve düşüncelerimizi ve dahi yaşama dönük tavırlarımızı sekülerizm tayin ediyor maalesef. Geçelim! Allah, Haşr Suresinin 7. Ayetinde, malın, zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmamasını, Önderin taksimine razı olunmasını ve Allah’tan korkulmasını buyurur. Şöyle bir bakınız ülkelere bitevi değişen bir şey vardır; yönetim mekanizması. Hiçbir zaman değişmeyen bir şey vardır; her şeyin aynı olması. Gelen gider, giden gelir ama güç her zaman kendini korur, para her zaman egemendir. Çoğunluğun yaşamlarında ise değişen pek bir şey olmaz. Hatta bir yabancının ilginç bir sözü vardır; ‘’topraklarını korumak adına öldüğü sanılan insanların gerçekte kahrolasıca emperyalistler için öldükleridir’’ der. Ki, bu çıkarım gerçek değil midir? Ölen bir askerin ailesi kerpiç duvarlı, naylon kapılı evlerde oturur ama şatolarda yaşayan ******** kodamanların evlerinin önünden hiçbir zaman cenaze kalktığı vaki değildir ama ne gariptir ki bu halkın kaderi üzerinde de onlar egemen olmuşlardır bugüne kadar. Şehitler toprağa düşerken bir Koç’un katrilyonları korunurken, o şehidin kendi adına koruduğu neyi vardır Allah, vatan, namus aşkına? O şehit ne kendi adına ne de ailesi adına hatta ne de milleti adına hiçbir şey korumamaktadır. Bacısı okulundan kovulur, anası-babası kerpiç damlı evde oturur, milleti dininden olur. İŞTE BOZULMASI GEREKEN ÇILDIRTAN DENGE BUDUR; yani artık çoğunluğun egemen olması iktiza eder. Kodamanların açık ya da gizli hegemonyaları son bulmalıdır. İşte bu olursa hakiki bir değişim olduğu söylenebilir. Ne şu tarafın ne de bu tarafın mutlu olmasıdır mühim olan, her tarafın mutlu olmasıdır esas olan. Ama bizde hep bir taraf mutlu olur, bir tarafta mutsuz olur. Ama bu durumdan pek şikâyet eden olmaz. Münhasıran mutsuzlar mutlulardan şikâyet ederler. Devran dönünce yine mutsuzlar mutlulardan şikâyet ederler. Ama kadim dengesizlikten kimse şikâyet etmez. Egemenlerin kazanmasından, her devirde mutlu olmasından ve bunun nasıl mümkün olabildiğinden kimse bahsetmez. Bedeniz, kendi adıma, artık bu ülkede, bu ülkenin gerçek sahiplerinin, alın teri akıtarak üretenlerin kazanmalarını istiyorum. Misal, artık bu ülkede, şatolarının önünden hiçbir zaman şehit cenazesi kalkmamış olan ama ülkenin kaynaklarına sahip olan kompradorların kaybetmesini istiyorum. Bu ülkede her tarafta egemen olan ve terörizmin de gerçek müsebbibi olan hatta Sağın ve Solun baş aktörleri konumunda bulunan Beyaz Türkler denilen kodamanların hegemonyaları ebedi olarak son bulsun istiyorum. Çalışanların, üretenlerin, namusluların kazanmalarını istiyorum. Bu da, ancak ve ancak, bu mukaddes topraklarda, sağın ve solun dönüşümlü egemenlikleriyle değil, İslam’ın mutlak hâkimiyetiyle kabil olabilir. İşte bilmemiz gereken mutlak hakikat budur! Bu olmadıkça, bu ülkede hakiki anlamda hiçbir zaman hiçbir değişim olmayacak, çıldırtan denge asla bozulmayacaktır. Kimliğinden ve dininden uzak kalan, benliğine yabancılaşan ve sağın-solun iflah olmaz kölesi olan insanlık göz göre göre aldatılıyor, sömürülüyor. Garip bir tenakuz var her şeyde. Çözülmesi hem mümkün hem muhal. Paranın oyunu bu. Bilmece gibi. Ya kendini de çözerek oyunu çözüyor ve kazanıyorsun ya da kendin gibi kalıyor, çözmede yanılıyor ve kaybediyorsun. Faulleri bilenleri, numarayı tespit edenleri ekarte ediyoruz, sessizce seyredenleri ve oynayıp kenara çekilenleri kendi haline bırakıyoruz. Bu oyunda cahil olmak kazandırıyor. Akıllıysan, deli divanesin. Sussan ayrı sıkıntı, konuşsan ayrı bela. Anlaşılmak için değil, dövülmek ya da sövülmek için yaşıyorsun sanki. Nasıl bir girdapsa, çık çıkabilirsen. Aynı adamlar, ayrı zamanlarda, ayrı mekânlarda gezinip duruyorlar. Hiç değişmiyorlar ne garip. Sahi, değişmeyenin, değişmeyenlerin eseri olduğu gerçeğine ulaşılmıyor mu buradan? Sağa bak, aynı adam. Sola bak, aynı adam. Ortaya bak, aynı adam. Güç ile varlar, güç tükenince kaçarlar. İbre hangi tarafa dönerse, dön babam derler, meyveyi hep onlar yerler. Kitleler tezgâhı çözmesinler diye, güç el değiştirir durur daima, çünkü servetten herkesin nemalanması lazımdır. Şeytan akıllıdır, bir sağdan vurur, bir soldan vurur. İmkânlar bitevi el değiştirir. Yöneten ve yönetilen de değişir mütemadiyen. Tabi güya değişir. Değişmezde değişir. Essahtan değişmesi için zihinlerde, bedenlerde devrim olması iktiza eder. Hem de öyle böyle devrim değil, sahici ve hakiki devrim. İMAN EDENLERİN YENİDEN İMAN ETMELERİ NETİCESİNDE TAHAKKUK EDECEK OLAN DEVRİM. Allah, niye iman ediniz diyor sahi, üstelikte iman etmiş olanlara diyor? Ah insanlık! Hiçbir şeyin farkında değil. Nasıl olsun ki? Cebinde para, serilmiş önüne dünya nimetleri. O dönüyor, dünya dönüyor. Durmak zarar. Dönmek kâr. Sağa bir yaşam dikte edilmiş, sola bir yaşam dikte edilmiş. İki tarafta yaşadığının doğru olduğunu sanmış. Her iki tarafın önünde de kalıp insanlar konmuş. Sloganlar da unutulmamış. Türküyü söyleyecekler de hazır. İnsan üzülüyor tabi olan bitenlere. Çünkü aldananlar yüzünden çekiyorsun bunca sıkıntıyı. Mutlu kalabalıklar sıkıntı üretirler bebeğim! Dişlerin kenetlenir, kalbin çarpar, aklın durur! Anlamak ne kadar mutluluksa da, tersinden de ıstırap, biliyor musun bunu bebeğim? Anlamaya çalışmak bile onurlu bir eylemdir. Dünya garip, insan garip, hayat garip. Çöz çözebilirsen garipliği, çözmekte ayrı bir felaket gerçi! Ruhum acıyor… ‘’Müslümanın izzeti ve hürriyeti, İslam’ın asil kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’tedir.’’ ‘’Onlar uyandılar, bizse uykuya daldık. Hristiyanlar ve Yahudiler bir oldular bizse yüz. Onlar zenginleşti ve güç kazandılar. Bizse fakirleştik ve zayıfladık!’’ Bugün, insanlığın en büyük ve vahim hatası, hatta suçu, İSLAM’dan uzak kalması, İSLAM’a yabancılaşmasıdır. Handiyse İSLAM ile merbutiyetini koparma noktasına gelmesidir. Gerçekler acıdır cancağızım! Bakıyorsunuz adam sekülerizm bataklığının dibini boylamış ve bundan hiçbir şikâyeti de yok ama İSLAM deyince bir hoş oluyor. İSLAM’ı tıpkı şeytaniler gibi anlıyormuş izlenimi veriyor. Hatta inanın, İSLAM’ın hakikatlerinden bahsettiğininiz zaman rahatsız olan bile oluyor. Niye? Çünkü İSLAM, arzu ve isteklerimize ağır darbe vuruyor, bize sorumluluk yüklüyor ve bizim yaşantımızın yanlış olduğunu adeta gözümüze sokuyor. Misal; İslam cihadı emreder ama biz zaman hangi zaman deriz ve tersini düşünürüz, İslam kardeşimizi sevmeyi emreder ama biz nefreti seçeriz, İslam kıskanmamayı ve güzelliği örtmemeyi emreder ama biz tam tersini yaparız, İslam şeytana karşı uyanık olmayı emreder biz uyumaya devam ederiz, İslam Hakkı batıl ile örtmemeyi emreder biz işimize geldiği gibi hareket ederiz, tabi böyle olunca da İSLAM’IN YÜCE VE YÜKSEK HAKİKATLERİNİN HATIRLATILMASINDAN gocunuruz. Her şeyin mutlak çözüm kaynağı olan Yüce Hakikatler deryasına dalmaktan imtina ederiz, sonra da her şeyden şikâyete yelteniriz. Kardeşim İslam’ın olmadığı yerde her pisliğin olması sonsuz normaldir. İnsanlığın, İslam’dan başka kurtuluş şansı yoktur. İnsanlık, yekpare olarak İSLAM GEMİSİNE bindiği zaman felaha erecektir ancak. Çok zor değil aslında kurtulmak, hürriyete ermek, adalete mülaki olmak, ahlakla donanmak ve yeniden evrene hükmetmek. Ne garip değil mi? Bugün sağın ya da solun bizi kurtaracağına inanıyoruz ama Önder’in izinden gitmenin ve Kur’an’ın sözüne tabi olmanın kurtarıp kurtarmayacağından yana şüphe içindeyiz. Her türlü meseleyle ilgileniriz, her türlü batılı yaşamaktan imtina etmeyiz, ülke kurtarırız ama bir türlü kendimizi kurtarmayı, yalnızda kalsak hakikati yaşamamız iktiza ettiğini düşünmeyiz. İşte bizi mahveden budur. Çünkü İslam’dan uzak kalmak mutlak hakikatlerden uzak kalmaktır. Tuzaklara düşmektir, oyunların kurbanı olmaktır. Çünkü İSLAM’dan ne kadar uzak kalırsanız, şeytana o kadar yakın olursunuz ve sömürülmeniz, ezilmeniz, aldatılmanız o kadar kolay olur. Sümme haşa, Allah sizi aldatır mı, emirlerini harfiyen yerine getirdiniz de hüsrana mı uğradınız? Sağcılığı ve Solculuğu, milletler, din gibi benimsemişlerdir adeta. Yani bugün bile şunları söyleyince kızabilenler olmaktadır. Sanki sağcılık ve solculuk Allah’ın bir emridir de, iki kutuptan birine iltihak etmezsek cehennemlik oluruz. Tüm yaşamlar bu temellerde kurgulanmıştır. Duygular, düşünceler, tavırlar, hareketler hep bu eksenli tebarüz etmiştir. Yeryüzünde İslam’dan başka din olamayacağı, olmasının kabil olmadığı değil olabilirliği dikte edilmiştir insanlara. Bu şekilde insanlık İslam’dan uzaklaştırılmıştır. Oysa İSLAM’dan başka hiçbir din yoktur ve olamaz. Allah indinde din, İSLAM’dır ve din olarak Yüce Rabbimiz bizim için İSLAM’ı seçmiştir. Gerisi angaryadır, ihanettir! Şeytan kurar oyunu, kurutmak ister Müslümanın soyunu, tarihe gömmek ister Türk’ün son kalan boyunu. Sağ deriz, sol deriz, biz bizi yeriz; şeytan sağ demez, sol demez, hepimizi yer. Onlar birlik olur güç kazanır, biz dövüşürüz gücümüz azalır. Şeytanda kurtuluş ararız, derdimiz vardır, şeytandan derman sorarız. Batıcılık çare değil sana? Hazır reçeten var alıp kullansana? Derdi iyileşmek olmayanın, reçete ne fayda eder yarasına? Vatanın derin olmuyorsa beyim, iskeletini kimliğin bilmiyorsan beyim, dinin ruhun olmamışsa beyim; ha varsın ha yoksun ben sana ne diyeyim. Elbet bir gün akıllanacaksın, gücün tükenmemişse ayağa da kalkacaksın ama her şeyin bittiğini, değerlerin elden gittiğini anlayacaksın. Ne akıllanman ne de ayağa kalkman çare olacak sana. Bilmiyorsun, ne Batıdan hayır vardır sana ne de hayır gelir Batıcıdan. Hayır dinindedir senin, hayır gelir ancak dinin peşinden gidenin. Din derdi olmayanın, olan ne derdi vardır ki? Değeri olanın derdi olur, değer de dinde varlık bulur. Dinsiz vatan ne anlam taşır? Dinsiz millet, milliyetsizdir. İçinde dinden iz taşımayan hangi değer hayat verir? İlericilik derler, benim içim işçim, köylü benim derler, sosyal adalet derler ama tüm kaynaklarını kompradorlara havale ederler ve sana solculuk diye yuttururlar tüm bunları. Ve vatan derler, millet derler, ahlak derler, hepsini biraz süslerler ve sağ diye yuttururlar sana. Oysa vatanda, millette, ahlakta, adalette, dinin özüdür zaten anlasana. Biliriz sanırız oysa, bilmemek daha evladır bildiğimiz buysa, şeytan bile güler halimize bildiklerimizi duysa. Gerçeklerle yüzleşebilsek bir, korkmasak aslımızın ortaya çıkmasından, işte o an yolumuzu daha iyi görebileceğiz. Hataları keşfediş, hakikate daha kolay eriştir; bilelim bunu! Düşmana benzeyerek düşmanı yenemezsiniz. Kendiniz kalarak düşmanı yenebilirsiniz. Düşmana benzerseniz zaten düşman gibi olursunuz ve düşmanın sizi dışarıdan sömürmesine lüzumda kalmaz, seni sen olarak sömürür. İnsanlığın açmazlarından biri de bu. Batı sömürücü mü? Evet. Peki, niçin Batı’ya özeniriz, onun gibi olmaya çalışırız? Hem sömürüye karşı çıkmak hem de Batıcılığa yeltenmek dünyanın en büyük angutluğudur. Çünkü zaten Batı’ya temessül ettiğin zaman Batı’nın seni sömürmesini bırak, artık sen Batı’nın malı olmuş sayılırsın ve kimse malını sömürmez, sadece yer. Öyleyse akıllı olmakta fayda var. Sömürünün mutlak olarak yok oluşu, mutlak olarak İslam’a tabi olmaktır. Batı’ya benzemekten imtina etmektir. Ama ne gariptir ki sağ da, sol da bizi Batı’ya benzetmeye çalışırlar. Ki, bizatihi kendileri Batı mahreçlidirler zaten. Sanki varlığımızın manası, en büyük hayat ödevimiz, Batı’ya benzemeyi gerçekleştirmekmiş gibi sürekli Batı’nın peşinden gideriz, onun değerlerini benimseriz, onun gibi olmaya çalışırız. Oysa bilmeyiz ki Batıcı olduğumuz an battığımızın resmidir. Batı şeytandır. Batı yamyamdır. Batı karanlıktır. Siz Batının aydınlık gibi görünmeye çalıştığına aldanmayın. Batı, batırıcıdır. Batı, değersizdir. Batı’da umut yoktur, istikbal yoktur. Batı’nın gençliği tükenmiştir. Batı, Türk ve İslam düşmanıdır. Batı, bilim düşmanıdır. Siz Batının sözde bilimi savunduğuna aldanmayın. Batı, insan düşmanıdır. Batıcılardan da medet ummayın. Batı, kaosun, terörün, ideolojilerin, sağın ve solun babasıdır, anasıdır. Ama bizim ve dünyanın Batıcılarının gözünde durum tam tersidir. İşte insanlığın kendi felaketini kendisinin hazırlaması da budur. Dünyayı geçin, bizim gözümüzde bile Selçuklu, Osmanlı eskidir ama Batı hep yenidir. Biz bu kadar öküzüz işte. Bilimi bile batıda ararız. Batı da bilim yoktur cancağızım. Sen, kendi topraklarında bilimin ve bilim üreten çocuklarımızın önlerinde takoz olan aşağılık soysuzları atın çöplüğe görün bakalım bilim neredeymiş! Bizim düşmanımız bizi aslında. Çünkü biz, bize düşman olacak şekilde kurgulanmışız. Çünkü biz, düşman olmuşuz. Düşmana ne gerek var öyleyse değil mi? Batı, maymundur cancağızım. Maymun mu olmak istiyorsun yoksa insan kalarak yaşamak mı? Tercih bizim cancağızım! Kimse bizim tercihimizi yapamaz. Yani kaderimizi biz belirleriz. Ya hayvan olarak yaşarsın ya da insan kalırsın! İnsanca yaşamanın yolu da İslamca yaşamaktan geçer. Ve eğer, sen, ey Türk! İnsanca yaşamak istiyorsan Önderinin ve ceddinin izini takip etmelisin, Rabbinin sözüne uymalısın. Bırakmalısın bir zamanlar diz çöktürdüğün keferenin izini takip etmeyi, sözüne uymayı. Kaderin ya göklerle buluşmak ya da bataklıkta kokuşmak! Tercih senin, kaderin ellerinde. Hiçbir zaman şahıslarla ilgilenmedim, ilgilenmem, şahıslara kin gütmedim, gütmem, düşmanlık etmem ama fikirlerle ilgilenmek kaderim olmuş adeta ve hakikati ifade etmek namustur bendeniz için. Şahıs kötüyse, güven vermiyorsa, namussuzsa iletişimimi ve ilişkimi keserim o kadar. Fikir teatisi yapmaktan imtina etmem, fikirlerin çarpışmasından ürkmem, bilakis fikrim yanlış çıkacak olursa şayet bundan ancak memnun olurum, çünkü doğruya biraz daha yaklaşmış bulunurum. Düşüncelerim hakikattir demedim ve demem, tüm tecrübelerimden istifade ederek fikirlerimi serdederim. Fikirlerimin yanlışlığını, doğruluğunu bizatihi test ederim ve yanlışlığı saptanana kadar benim hakikatim olurlar. Geçelim! Şerefim ve namusum üzerine yemin ederim ki; Marksist ve PKK müntesibi bir Kürt kimlikli şahıs, ki filhakika benim Müslüman Kürt kardeşimle zerre ilintisi olamaz bu yönelimli olanların, aynen şöyle diyor; eğer devrim yolunda engel görülüyorsa annesinin karnında ki bir bebek bile öldürülebilir. Şimdi soruyorum; bir Türk olarak bendenizden mi, yoksa annesinin karnında ki henüz dünyaya merhaba bile dememiş bigünah ve çaresiz bir yavruyu katletmeyi planlayabilen bir PKK yandaşından mı Kürt kardeşime fayda gelir? Elbette ki, akılda, kalpte, vicdanda hakikati adeta haykırmaktadırlar ve demektedirler ki; hiç şüphesiz bir Türk olarak, Kürt kardeşine elbette ki senden fayda gelir. Olay budur! Biz kardeşiz, binlerce yıllık kardeşiz. Birlik bağımızı bozamaya çalışıyorlar. Hem Beyaz Türk denilen ama Türk kimliğini maske olarak taşıyanlar hem de Beyaz Kürt denilen ama Kürt kimliğini maske olarak taşıyanlar tarafından birlik bağlarımız talan edilmeye, kardeşlik köprülerimiz yıkılmaya çalışılıyor. Ki şerefim ve namusum üzerine temine derim ki sizleri; PKK denilen kirli ve kanlı örgütte, aynı duygu ve düşünce de buluşan ve sürekli Siyonizm’e çalışan ve fitne, fesat çıkarmaktan başka hiçbir işleri olmayan bu odakların ortak ürünüdür. Her şey şeytanilerin küresel çıkarları için yapılıyor. Bu yüzden sonsuz uyanık olmalıyız. Vatanımıza sahip çıkmalı, devletimizi emniyetimizin teminatı olarak anlamalı, bayrağımızı şerefimiz bilmeli, kardeşliğimizi bekamızın garantisi olarak görmeliyiz. Hep birlikte, Selahaddin Eyyubi’nin, Alpaslan’ın, Osman Gazi’nin ruhunu kuşanmalıyız. Kürt kimlikli bir âlimimizin dediği gibi, Kürt kardeşler olarak, Türk kardeşlere kuvvet vermeli, Türk kardeşlerin kadim aklı ve tarihi tecrübelerinin ışığında yarınlarımızı hep birlikte inşa etmeliyiz. Sağ-Sol dememeli, İslam’ın kutlu yolunda buluşmalıyız. Tahriklere gelmemeli, yalanlarla avutulmamalıyız. Sağın ve Solun ne dediğine değil, İslam’ın ne dediğine bakmalıyız. Kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen odaklara aldanmamalıyız. Yıllar yılı, her çağa ait, entelektüel moda ve düşünsel anlamda klasik bir gelenek olarak süregelen bir realite vardır; güya, sol bilimcidir, ilericidir, emekçilerin haklarının apolojisini yapar, lafa bakılırsa kapitalizme ve faşizme amansız muhaliftir. Sağ da muhafazakârdır, lafa bakılırsa kadim değerlerin apolojisini yapar ve vatanseverdir. Ama hakikat bize tam tersini söylemektedir. Ne sol ne de sağ bilindikleri gibidirler. Söylenenler, sağa ve sola, yüklenen anlamlardır. Kitleleri peşlerinden sürükleyebilmek ve iki kutba ayırıp, kitlelerin omuzlarında yükselerek, güç ve servet edinebilmek, dünya nimetlerine mülaki olabilmek için. Fakat burada şöyle bir detay vardır; sağ, fikri bazda olmasa da, savunanlar bazında yerlidir ne kadar da yerliliğe tam anlamıyla hizmet edemese de. Sol ise, tamamen yabancıdır ve yerliliğe muhaliftir. Sol’un emperyalizme muhalefeti yalandır, faşizme muhalefeti yalandır, çünkü özünde kendisi emperyalisttir ve faşisttir. Sol fikri anlamda faşist temellerde yükselmiştir. Türk Milleti’nin elimine edilmesinin şart olduğunu küresel şeytanilere empoze eden Darwin bunağını tahattur eyleyiniz lütfen. Niçin servet sahibi kompradorlar kahir ekseriyetle Sol kulvarda yürürler ve Sol fraksiyonlara, ellerinden gelen desteği esirgemezler? Sol’un ilericiliği de, bilimciliği de yalandır. Sol, bilimden korkar, çünkü bilim hiçbir zaman Sol’a istediğini vermez ve vermemiştir de ama bilim bilinçli olarak Sol’un inhisarına verilmiştir ve halklara bu yönde yani Sol’un bilimsel olduğu yönünde bir dikte yapılmıştır. Siz, silahtan başka kurtuluş yolu görmeyen Solcu militanların, gariban bir savcıyı katledipte, kompradorlara karşı hiçbir şey yapmamasını nasıl değerlendirirsiniz? Gariban ve masum bir savcı mı sömürmektedir emekçileri? Ama sosyalizmin kapitalizme ihtiyacı vardır güya değil mi? Çünkü halkların, sosyalizme ulaşmadan önce kapitalist aşamadan geçmeleri iktiza eder. Yani sosyalizm için kapitalizmin varolması, egemen olması, yaşaması gerekir. Ki sol, kapitalizme karşı mücadele ederek sosyalizme ulaşsın. Siz hiç, yerel ya da küresel çapta olsun, Komünist militanların kompradorlara matuf suikast tertip ettiklerine şahit oldunuz mu? Misal, bir Soros’a karşı, bir Rockofeller’e karşı, bir Rothschild ya da milletlerin kendilerinden bildikleri ama kendilerini küresel kompradorlar namına sömüren yerel kompradorlara karşı namlularını doğrulttuklarına şahit oldunuz mu? Olamazsınız, çünkü yerel ya da küresel bazda, Sol’u silahlandıran, destekleyen ve Sol’a her türlü imkânı sağlayanlar kompradorlardır. Hakikat acıdır ama o acıyı yudumlamak ve hazmetmek iktiza eder, dirilmek için. Fakat insanlar buna gelemiyorlar işte! Sol niçin İslam’a ve Müslüman’a ve dahi kadim değerlere muhaliftir de, kapitalistlere karşı anlayışlı ve müsamahakârdır? Düşünmek, çok düşünmek, sonsuz düşünmek icap eden bir durumdur bu? Sosyalizm ve kapitalizm, birbirlerinden beslenen iki kardeştirler, düşman görünen dostturlar! Bunu anlamamanız, bunun hakikat olmasına zerre halel vermez. Elmalılı Hamdi Yazır: ‘’ve işte böyle sizi doğru bir caddeye çıkarıp ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki siz bütün insanlar üzerine adalet numunesi, hak şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.’’ Bakara-143. Dünyada oyun böyle olur. Muayyen değerleri güya ihtiva eden kalıp kavramlar üretilir. Bu kavramlar ekseninde politikalar belirlenir ve bu politikaları yürütecek kişiler seçilir. Sağ ve Sol tandanslı mevhumlar papağan gibi ezber edilir. Sıradan yığınlar sloganları severler. Sloganlar kemikleştirir yığınları. Ve haddizatında sloganlardır kimlikleri şekillendiren, fikirler değil. Sloganlar koruyucudur, fikirler sarsıcı. Binaenaleyh, fikirler şırıngayla çekilirler insanlardan, yerine sloganlar zerk edilirler. Londra-Waşhington ekseninde tertip edilen tezgâh, tezgâhı işleyecek kişilikler tespit edildikten sonra, Moskova-Pekin-Belgrad hatlarına bölünürler. Kurgulanan oyuna bilimsellik, ilericilik, aydınlanmacılık-antikapitalist-hürriyetçi-bağımsızlıkçı gibi tanımlamalar hamledilir. Ordu içinden, sözde aydın takımından, gariban köylülerden ve tezgâhtan bihaber işçilerden destek alınır ve oyun başlar. Nihayetinde, yüce hakikatle dirilen, karanlığın perdesini yırtmak için direnen, insanlara şeytanları göstermek için haykıran bilinçli, şuurlu, akıl ve vicdan sahibi soylu sesler boğulmaya çalışılır. Üzerinde ve işleyişinde Coni ve Toni kardeşlerin etkin olduğu otoriterlik ve totaliterlik özelliğine sahip Batı Solculuğudur bu. Batılı bir yazarın Devletler Oyunu isimli kitabında bu tezgâhlarla ilgili detaylar yakalayabilirsiniz. Jefferson Geofrey, Raymond Head, George Warsort vb. politik kişiliklerden derin bilgiler temin edilmiştir. Yazarın kendisi de bildiğim kadarıyla Gizli Servis elemanıdır. Batı tandanslı Sol üzerinde ciddi analizler yapılmıştır, yazılar kaleme alınmıştır. Batı tandanslı Sol gündem edilip tenkit edilirken, bazıları güya Sağ’ın muhafaza edildiğini, desteklendiğini sanmaktadırlar. Oysa böyle bir şey vehimden ibarettir, alıklıktır. Çünkü iki tarafta aynı oda da bulunan ama farklı yüzlerle sahneye çıkan karanlık odakların ta kendileridirler. Ama biz Müslümanlar ise Vasat olmakla emrolunmuş bir milletiz, ümmetiz. Ümmet bilincini katleden, ümmetin birlik bağlarını tarumar eyleyen, ümmetin kardeşliğini bozan, İslami değerleri perişan eden ve ref etmekle görevli olan Sağ’da, Sol’da yalandır. Biz ne Sağcıyız ne de Solcuyuz, biz Allah’ın isimlendirdiği şekilde Müslümanız. Bizim dostumuz, Allah’tır, Allah’ın elçisi olan Önderimizdir, Önderimizin bize doğru yolu göstermek için öğrettiği Kur’an’dır. Zalimlere özenen zalimlerdendir. __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
  • ipekd941 nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
    9 Saat önce
    ipekd941 Yeni bir konu başlattı Mutlak ve Yegâne Hakikat; İslam'dır... Kategorisi Edebiyat
    Dünya süslü gösterildi, dünya nimetleri baki değildir ve imtihan vesilesidirler, oyun ve oyalanma yeridir burası, gerçek yurt başkadır; hakikat. İnsan nefis sahibidir ama bu bahane olamaz namussuzluk yapmaya. İstek ve ihtiyaç sahibidir insan. İstekleri ihtiyaç telakki edip ihanete yelken açmak yanlıştır. Bu dünya ki hiçbir şeyin ahirette zerre miskal kıymet-i harbiyesi yoktur, olmayacaktır, ta ki ruhtan fışkıran yüce değerler ekseninde yaşananlar hariç. İsteklere ulaşma düşüncesi insanı ihanete sürükleyebilen şeydir. İstekler kahir ekseriyetle nefsi şeylerdir. İhtiyaçlar ise yaşamsal şeylerdir. Dünya nimetlerini ele geçirip, yaşamı dört koldan kuşatıp, insançocuklarını köleleştirmek isteyen baronlar vardır. Bu baronların nezdinde münhasıran güç önemlidir. Hak, hukuk, hakkaniyet tali meselelerdir. İnsanların, iyiliğin ve güzelliğin mutlak kaynağı olan dinle-İslam’la merbutiyetini yok etmek için mücadele veririler bitevi. İnsanları mütemadiyen farklı yönlere kanalize etmeye çalışırlar. Her an bir tezgah peşindedirler. Ama tezgahı en kuran ve kirli-kanlı tezgahları paramparça eden Allah’tır. Şöyle düşünelim; sevgili ülkemizde, sermayeye hükmedenler belli midir? Bunların hedefleri nedir? Dünyada mutlak güç sahibi olmak ve hayatları istedikleri minvalde dizayn etmek, bir şeyin nasıl olacağına kendilerinin karar vermeleri. Sanayi de, basında, sözde sanatta, hatta politika da güç bunların inhisarındadır. Bu baronlar, nereye giderlerse oralarda herkesin ayağa kalkmasını, sözlerinin ikiletilmemesini, her şeyde ilk temas kurulacak ve istişare edilecek kişiler olmalarını, hülasa; tanrıcılık oynamayı isterler. Bunlar ihtiyaçlarını karşılamakla iktifa etmezler. Oysa insanın ne olduğu, ne kadar yaşayacağı aşağı yukarı bellidir. İnsan neyi ne kadar isteyebilir ki? Ki, istediklerine sahip olsa ne yapacaktır? Zira fani bedeni ölüme mahkumdur. İnsanın, sonsuzluk yanı burası için değildir, öte yaka içindir. Binaenaleyh, bu dünyada ki kirli ve kanlı oyunlara asla kanmamalı, tezgahlara karşı teyakkuz halinde olmalıdır. İnsan çok gariptir; oyunları baronlar kurarlar, bizlerde piyonluk, papağanlık yaparız. Baronlar adına ajitasyon ve manipülasyon yaparız. Oysa bilsek, tüm oyunlar aleyhimizdedir, herhalde alıklığımıza ağlarız. Bizi sağ-sol diye bölenler, bilsek ki birliktedirler, hepsini mermi manyağı yaparız ama maalesef bilmeyiz. Sağ-sol tezgahı, bizleri İslam’dan uzak tutmak adına tertip edilmiş ***** bir tezgahtır. Sağ da yalandır, Sol da yalandır oysa. İkisi de İslam’ı yok etmek temelinde hareket ederler. Sağ da, Sol da küresel şeytanilerin tekelindedir. Bizler ancak ve ancak, Kur’an ile kurulursak, Kur’an’ın aydınlatıcı ve huzur verici limanında demirlersek kurtulabiliriz. Bizleri Sağ ve Sol ile oyalayanlar, kenardan bizleri izlerlerken, viskilerini yudumlamakta ve kahkahalar patlatmaktadırlar. Unutmayalım ki! Oyun bittiği zaman baş başa kalacağımız şey; İslam’ın ta kendisidir. Ve oyun bitince herkesin gireceği yer, topraktır, geldiği yerdir gittiği yer. Akıllı ve uyanık olmalıyız. Haysiyetli ve namuslu yaşamı intihap etmeliyiz. Ne mülk kurtarır bizi, ne mevkii, ne şehvet, ne de şöhret kurtarır. Bizi biz kurtarırız, bizi bizim olan kurtarır. Bizim olan şey ise; İSLAM’dır. Geçelim! Hakikat tehlikelidir. İnsanı sarsar ve korkutur. Yeryüzü Tanrılarının saltanatlarını yerle yeksan eyler. Niye? Çünkü insan, egoisttir, nankördür, cahildir, zalimdir ve hakikat, bu karakterlerin, tabir caizse hayırlı celladıdır. İnsanlığın bölünmesi, daha kolay sevk ve idare edilmesi içindir. Çünkü bütüne hükmetmek zordur. Bütünün sevk ve idare edilmesi meşakkatlidir, güçtür ve pahalıdır. Dünya bloklara tefrik edilmiştir. Bir tarafta Doğu vardır, diğer tarafta ise Batı. İki tarafın köklerini tetkik edin, Materyalizm ve Pozitivizm bir yandan fışkıracaktır, Pragmatizm diğer yandan. Moskof ve Coni güya mümessil konumundadırlar. Madde müreccahtır. Küresel Krallık yani Yeryüzü Tanrılığı yegâne erektir. Mutlak düşman; özel de Türk Milleti, genelde İslam Ümmetidir. Büyük resim olarakta, İslam tek düşmandır. İki ideoloji vardır küresel baronların nezdinde; Marksizm ve Emperyalizm. İnsanlığa yansıması ise, Sağ ve Sol kavramlarıyla belirginlik kazanmaktadır. Sağ ve Sol, ikisi de küresel baronların dizaynıdır ve bu iki bloğa hükmedenler küresel baronların hizmetindedirler. Ne kadar da insanlık açıkça göremiyor, bilemiyor olsa da. Emperyalist dünya, Amerika şeytanı ve Avrupa şeytanı olarak güya iki blok durumundadır ve sözde bir mücadele vardır aralarında. Zevahirde güya dövüşen bu iki şeytan, arka planda müttefiktirler. Ama bunların kendi içlerinde ki parçalar birbirleriyle güç mücadelesi içindedirler. Fakat bu mücadele dar plandadır. Asla genişletemezler, zira büyük baron müsaade etmez. Marksist dünyada kendi arasında parçalara ayrılmıştır. Parçalardan bir kısmı tiranların tasallutuna mahkûm olurlarken, bir kısmı da sözde demokrasi ile idare edilme yolunu intihap etmişlerdir. Gerçek ise şudur; her parçanın hareket yönü de hareket saiki de aynıdır. Fakat dünyanın bazı gerçekleri vardır ki, insanlığın bilmesi istenmez ve saklı kalır. Keşke bilseydik! Bugün iki tarafında düşünce altyapıları iflas etmiştir. Stratejilerini ve taktiklerini değiştirmek zorunda kalmışlardır bu yüzden. Güya ılımlı politikaya dönmüşler ve çektikleri tepkileri eritmek derdindedirler. Ama bu da yalandır. İnsanlığı aldatmak ve oyalamak içindir. İnsanlığın İslam’a yaklaşmasını engellemek adınadır. İnsan uyanmalı ve gerçekleri görmelidir, yüzünü hakikate dönmelidir, vahiy güneşiyle aydınlanmalıdır. Şeytanın işi insanların yollarına tuzak kurmak ve insanları yanlış yola sokmaktır; hakikat. Şimdi yeryüzü şeytanlarının işleri de budur; hakikat. Sadece gözleriniz, kalbiniz ve aklınız çalışsa kifayet edecektir hakikati idrak etmeye. Geçelim! Büyük güç sahibisiniz, dünyayı inhisarınıza almak, ruy-i zemine hükmetmek ve insanları kulunuz, köleniz yapmak istiyorsunuz, ne yapardınız? Şeytan ve insan; bu şekilde bir hâkimiyet kabil değildir. Çünkü münhasıran iki taraf vardır ve iki tarafın mahiyeti de bellidir. Şeytanın tazyikatına karşı yekpare insanların birleşmesi mukadderdir, öyleyse iki taraf tehlikelidir. Şeytan direkt olarak insanların arasına dalarsa eli boş döner, belki de boynu vurulur. Ama muhtelif maskeler takar, insanların arasına dalar, onların zayıf yönlerinden vurursanız ve onları kapsayıcı ve kuşatıcı değerleri suiistimal ederek bölerseniz ve ayırdığınız her parçanın başına da bir mutemet asker yerleştirirseniz istediğinize çok kolay ulaşırsınız, ki evren de yapılan şeyde bundan başka bir şey değildir. Fertler olarak dağılmışız, millet ve ümmet olarak dağılmışız, din olarak dağılmışız ve ideolojik kıskaca alınmışız. Ama buna isim vermişler; Sağ-Sol. Yani yazılan senaryonun filmleşmiş adı. İnsanlığın mücadele tarihinde, şeytanilerin devlet düzeyinde ki ilişkilerinde, Arap milletlerinin kendi iç mücadelelerinde ve dış ilişkilerinde, dünya edebiyat ve sanat alanında bu ***** tezgâhı çok iyi fark ederiz. Geçelim! Gariptir ki, soysuz Çin, Moskof ayısına matuf Emperyalizmden dem vurur; Moskof ayısı, Çin soysuzuna matuf burjuvazi ithamında bulunur. Daha ilginci ise, birbirilerini bildikleri halde, birbirlerine yönelik olarak ilginç ithamlarda bulunanlar, kader birliği ederler ve İslam’ı yegâne düşman olarak hedef seçerler. Keza, ABD Başkanı Nixson 1972 yılında Rus topraklarına girer, Leonid Brejnev 1973 yılında şeytanın topraklarına doğru yol alır. Moskof petrol garantisi verir. Şeytan gıda garantisi verir. Artık ittifak betonlanmıştır. Mutlak düşman; İslam’dır. Siz varın düşman görün! Kardeş Pakistan Doğusu, Şeytanın müzaheretleriyle varolan Hintlilerce, Moskof markalı namlularla mağlup edilir ve Şeytanın gördüğü halde Hintlilere sunulur. Zulme ve sömürüye son vermek için, küresel ve yerel kompradorların zulüm dolu saltanatlarını yerle yeksan etmek için, kaderleri bitevi ağlamak olan insanlığın gülmesi ve güneşin tulu edip, evrene baharın gelmesi için Yaşasın İslam ve Yaşasın İnananların Kardeşliği! Geçelim! Bizler, sağ-sol diye oyalanırken ve sağın ya da solun bizi kurtaracağını düşlerken, sağın ve solun baronları bizleri cehenneme göndermek üzere anlaşmış bulunmaktadırlar. Şöyle bir bakın etrafınıza lütfen, soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın coğrafyaları işgal edilmekte, kardeşlerimiz kan ağlamakta, kaynaklar yağmalanmakta, namuslar payimal edilmektedir. Peki, kimlerdir bunları yapanlar? Elbette tüm bu şeytani alçaklıkların ardında, Coni ve Moskof silahı vardır, Siyonizm ve yavru ideolojiler vardır. Tabi bir de yetiştirilip, içeriye sokulmuş yerli maskeli ajanlar vardır. O ajanlar ki, kardeşleri birbirine düşürüp, iç çatışma çıkararak, milletlerin güçlerini zayıflatırlar. Bir sağdan vurur, bir soldan vurur düşman ve bizler zannederiz ki, kanan biziz. Küfür birdir, beraberdir cancağızım. Küfrün tek bir düşmanı vardır; İslam. İslam ve İslam’ın keskin kılıcı olması hasebiyle Türk Milleti de düşmandır. Çünkü şu an küfre diren tek kale vardır; Türkiye, tek millet vardır; Türk Milleti. İster kabul edelim, ister kabul etmeyelim, hakikat budur. Çünkü Arap kardeşlerimize hükmedenlerin kimler olduklarını ve ne halde olduklarını çok iyi biliyoruz. Şeytaniler, İslam Ümmetini, sağ-sol tezgâhıyla mahvetmişlerdir. Geçelim! Coni şeytanı güya dost kabul ettiği Tayvan’ı peşkeş çeker, Çin domuzu ezilenlerin can düşmanı olarak addettiği BirLEŞmiş Milletlere dâhil olmaktan imtina etmez. Çünkü şeytanın çocukları için tek bir şey vardır; ÇIKAR. Ve onların yegâne çıkarları; İSLAM’ın yeryüzünden ve insanlığın kalbinden sökülüp atılmasıdır. Bizler Sağın ve Solun sahici olduğunu, spontane geliştiğini, insanlığın kendi düşünceleri olarak zuhur ettiğini, sağın yerli solun yabancı olduğunu, solun dine muhalif, sağın dine yakın olduğunu sanırız. Ki zevahirde böyledir ve böyledirler de ama hakikatte bunların hepsi yalan ve yanlış şeylerdir. Sağ da, sol da mevcut durumlarına göre kurgulanmışlardır. Sağ da, Sol da kendilerine biçilen rolleri oynamaktadırlar. Çünkü ikisi de çatışma halinde olacak ki, düşman çok kolay şekilde kazanacak. Zira insanlar bir, birinin peşine takılacak; bir, diğerinin peşine takılacak. Birisi yanlış yapınca, diğeri yanlışın karşısında ki doğru olacak yani tercih edilen olacak ve toplum bunların arasında gidip gelecek ama gerçekte hep küresel şeytanilerin kıskacında olacak ve hiçbir zaman da İslam’a yüzünü dönemeyecek. Melun şeytanın melun oyunu böyle olur işte. Bizler akıllı olacağız cancağızım! Sağın ve Solun yaptığı tek bir şey vardır; Türk Kimliğini ve İslam Dinini tahrif ve tahrip etmek olmuştur. İnsanları özlerine yabancılaştırmış ve yozlaştırmışlardır, yerli ve sahici olan ne varsa bozmuşlardır. Sağ kahir ekseriyetle kapitalizmin pençesindedir, sol da komünizmin pençesindedir. Kapitalizmin vahşetini görenler Komünizme kaçsınlar, Komünizmin vahşetini görenler Kapitalizmin kurtarıcılığına sığınsınlar ama bir türlü İslam diye bir şeyin varlığından haberdar olmasınlar; işte kurgu budur. Kapitalizm ifrat, Komünizm tefrittir. İslam ise, dengedir, ölçüdür, ortadır, vasattır, hakikattir, sırat-ı müstakimdir. Sağ da, Sol da, ikisinin de sahibi olan Siyonist şeytanın müzaheretinde ve murakabesindedir. İki tarafta, zirvede ki şeytanilerin çıkarları adına hareket ederler. Stratejilerini ve taktiklerini asla kendileri belirlemezler, bizzat şeytaniler belirlerler. Binaenaleyh, ne sağdan, ne de soldan milletlere asla bir gram fayda gelmemiştir ve gelmesi de muhaldir. İki tarafta İslam söz konusu olduğu zaman anında müttefik olmuşlardır. İslam’ı tesirsiz kılınca da, yine eski hallerine dönmüşler ve insanlara kendilerini farklı tanıtmışlardır. Dünya da ki, kapitalist ve komünist ülkelerin politik beyinlerine dikkat ediniz, hangi partiden oldukları hiç önemli değildir, kahir ekseriyetle Siyonist’tirler. Ama kamuoyu bunların hiçbirini tanımaz, çünkü tanıtılmaz. İnsanlar onları, sağcı ya da solcu olarak tanırlar. Tabi ülkelerin ve milletlerin hatta devletlerin, sağın ya da solun kıskacında olması bizi kesinlikle yılgınlığa sevk etmemelidir. Cesaretimize halel getirmemelidir. Manevi âlemimiz için umutsuzluk aşılamamalıdır. Tam aksine, bizleri daha müteyakkız, teennili, akıllı, bilinçli, şuurlu kılmalıdır. Abartıya kaçılmamalıdır, abartanlar da dikkate alınmamalıdırlar. Zira bizler Müslümanlarız! Allah’a dayanırız, her şeyi ondan umarız. Bilmeliyiz ki; kardeş olanları, sünnettulaha mütenasip yaşayanları, kimliğini bilenleri, ahlaklı diriliş ve direniş içinde bulunanları, bilinci, şuuru ve cesareti kuşananları hiçbir güç mağlup edememiştir ve edemez de. Düşmanı ne olduğundan fazla görmeliyiz, ne de küçültmeliyiz. Görevimizi yapmalıyız ve uyanık olmalıyız. Birkaç soru; Peygamberlerimizden yani İnsanlık Önderlerinden hangisi sağcı ya da solcuydu? Ecdadımızdan hangisi sağcı ya da solcuydu? Çanakkale şehitleri sağcılık ya da solculuk için mi şehit olmuştu? Allah, bizi, sağcı ya da solcu olmamız için mi halk etmiştir? Selçuklunun ve Osmanlının davası sağcılık ya da solculuk muydu? Öyleyse sağ da yalandır, sol da yalandır, İslam ise asıl olandır. Bir önce ki yazımızda da değindik; dünyada ki, şeytani devletlerin yönetimlerinde ki sağcı ya da solcu liderlere bakınız, partilerinin ne olduğu hiç fark etmez, kahir ekseriyeti Siyonist’tir, olmayanlar da Siyonizm’e hizmet etmek için oradadırlar. Sağcılık ve solculuk, ikisi de müttefik olgulardır ve İslam’a muhalif olgulardır. Sağcılık, değerleri tahrif ve tahrip etmek için vardır, solculuk da tahrip ve tahrif olan değerleri tamamen yok etmek için vardır. Sağın iddiaları da, solun iddiaları da palavradır. Çünkü sağın ya da solun kendisi bir iddia üzerine var değildirler. Ne sağdan ne de soldan, hiçbir fayda görmemiştir İnsançocukları. Fayda göreceği şeye de, sağcılık ya da solculuk uğruna sırt çevirmiştir alıkça. Misal; sol, sözde, ezilen halkların umududur değil mi? Peki, Cezayir soykırımın da Komünistler neredeydi? Bosna’da soykırım yapılırken neredeydi ezilenlerin umudu olduğunu söyleyen Komünistler? Tabi ki de soykırımcılarla aynı masada viskilerini, votkalarını yudumluyorlardı, katledilen Müslümanların yok edilmeleri şerefine. Masallara karnımız tok cancağızım, masallarla büyümedik ki, masallarla avunalım. İnanmayın ey ehl-i iman ve ehl-i vatan! Dininize ve kimliğinize ve dahi vatanınıza tutunun, gayrısından size vallahi, billahi, tallahi fayda gelmez, gelemez ve gelmeyecektir de. ALİYA İZZETBEGOVİǒin mektubunu tertil ile okuyun, derin bir bilinç, ince bir kavrayış, engin bir şuur ile okuyun. Harf harf tetkik edin, uzun uzun düşünün üzerinde. Bilge Kral’ın o mektubunda, küfrün, saf, gerçek ve çıplak yüzünü göreceksiniz. Sağ ise hiçbir zaman Tevhidi müdafaa etmemiştir. Bilakis, Tevhide zarar vermiştir. Düşman, bugün solcu ise yarın solcu olmuştur. Çünkü gaye, ortak düşmanı zayıflatmak, yok etmek, gücü ve çıkarı korumaktır, insanlığı zincirlemek ve iplerini eline almaktır, kaynakları ele geçirmektir. Dünya politikası, ideolojik dönekliğin görüngüsüdür. Politika, fikrin katilidir. İnsanlığı bölmenin en kolay yoludur. Oysa dinde-İslam’da, ki din münhasıran İslam’dır, tefrika yani bölünme, parçalanma yasaklanmıştır. Müminler kardeştirler. Ama sağ ve sol, kurtuluşun mutlak garantisi olan bu yüce kardeşliği zehirlemiştir maalesef. Bu melun oyuna nihayet vermeliyiz, aldananlardan ve kurbanlardan olmamalıyız. Bu oyundan çıkarımız olduğu telakkisiyle, oyunun mahiyetini deşifre etmek konusunda edilgen konumda kalmamalıyız. Buna asla hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Çünkü Hak ile batıl kesin olarak ayrılmıştır ve bu hakikati örterek, bile isteye Hak ile batılı karıştırmak, Allah’a, Öndere, Kitaba, ecdada, tarihe, dine ve kimliğimize ihanettir. Siz, özünüzde olanı değiştirme iradesi göstermeden, dışınızda olanı değiştirebilme iradesi gösterebilmeniz kabil midir ey İnsançocukları? Ve siz, sizi değiştirmeden Allah sizi değiştirir mi? Haysiyetli olmak güzel şeydir. Hakikatli ve hakkaniyetli olmak iyi şeydir. Dürüst olalım lütfen, ne olur dürüst olalım. Ve hakikati haykıranlara da kızıp, küfretmeyelim. Hakikat, kişilere göre değişmez cancağızım! Ama kişiler hakikate göre değişirler. Sağcılığa ya da solculuğa göre hakikati sorgulayıp, yargılayamazsınız, ama hakikate göre sağcılığı ya da solculuğu sorgulayıp, yargılayabilirsiniz. Kabul edelim ki, yaşarken samimi değiliz. Ve Allah, lafa bakmaz, kalbe ve niyete bakar. İçinizdekini değiştirmeden derken Rabbimiz, dilimizde olanı kastetmiyor, kalbimizde olanı kastediyor ve biz lafazanız maalesef, sahici değiliz. Özümüz başka, sözümüz başka. Kafamız başka, kalbimiz başka. Oysa Allah, bütünlüğe bakar. Çünkü iman ve amel bütündür, parçalanamaz. Bizim işimiz, Müslümanca yaşamaktır. Sağcılığa ya da solculuğa göre yaşamak değildir. Özümüz ekseninde, varlığı, olguları ve olayları tetkik ve tahlil etmektir. İslam gibi yüce bir nimete sahipken, sağcılık ya da solculukta ne oluyor ki? Adam ben İslam’a inanıyorum ama solcuyum diyor ya da sağcıyım diyor. Bu ne menem bir tenakuzdur, saçmalıktır cancağızım? İslam’ın yanında başka bir din, Müslümanlığın yanında başka bir kimlik olur muymuş? Hayır, tek biriniz çıkıpta diyebilir mi ki, sağ ya da sol, Allah’ın emridir? Bizim nasıl yaşayacağımızı, nerede, nasıl ve niçin duracağımızı İslam belirler. Ve biz, ne sağcılıkla ne de solculukla âleme nizam vermedik, biz İslam ile âleme nizam verdik. Bir de Allah, bize vasatlığı emretmektedir, ifratı ya da tefriti değil. Sağ ya da sol, tağutların yoludur. İslam ise, Allah’a giden yoldur. Sağ ve sol, size şekil ve yön verir, siz ise İslam ile insanlığa şekil ve yön verirsiniz. Sağ ve sol, katı ve imansız realizmin ürünüdürler ama İslam, idealisttir. Sağ ve sol, muhafazakârlaşmayı dikte eder zımnen ama İslam, bitevi devrim der ve devrimle yenilenmeyi telkin eder. Sağ ve sol, uyumanın, aldanmanın, durmanın; İslam ise uyanıklığın, koşmanın, aldatmama ve aldanmamanın adıdır. Tüm haykırışlarım, sessizce ağlayan vicdanımın dışa vurumudur. Çünkü kalbim ve aklım bitevi azap içinde kıvranıyor. Yazmam da bundandır. Rabbimin yüce emaneti olan söz’e ihanet edemem. Ümmetin çocukları kan ağlıyorlar. Bombalar onların üzerine yağıyor, namlular onların bedenlerini paramparça ediyor ve onlar kendi topraklarında sürgünü yaşıyorlar, boyunlarına urgan geçiriliyor, kolları ve bacakları kırılan yine onlar. Melun, alçak, barbar ve vahşi şeytaniler birlik içindeyseler ve mütemadiyen bir plan, bir tezgâh üstündeyseler ama Ümmet-i Muhammed paramparçaysa, öz benliğini yitirmişse, davasını terk etmişse, birbirini katlediyorsa, mezellet ve meskenet içinde yaşıyorsa nasıl kanamaz vicdan, nasıl huzurlu olur kalp, nasıl güler gözler, akıl nasıl durmaz? Dert ümmet ise şayet, millet ekseninde kalamaz hiçbir dava adamı. Bu yüzden ne Türkiye ne de Türk Milleti, Ümmet-i Muhammedî kesinlikle unutmaya terk edemez, kendi dar kalıplarında yaşam süremez, münhasıran kendi varoluş kavgasını veremez. Çünkü ümmet bir bütündür ve Türk Milleti de ümmetin bir cüzüdür. Mustazaflara Yunus, müstebitlere, mütekebbirlere ve müstekbirlere Yavuzdur Türk Milleti ve tarih boyunca hep böyle olmuştur, badema da böyle olacaktır. Kılavuzu Kur’an oldukça, kalpler birliğe vardıkça ve kutsal kılıcı Kur’an aşkına vurdukça, bu milletin önünde duramayacaktır hiçbir soysuz. İşte o zaman dinecektir tüm acılarımız, son bulacaktır haykırışlarımız. Binaenaleyh, söylediklerimi Kur’an’ım ve Tarih’im yalanlamadıkça daima hakikati söylemeye çalışacağım. Geçelim! Yaptığım, yazılı ya da yazısız, hiçbir okuma, bana, sağın ve solun sahici olduğunu, hakikat temelinde zuhur ettiklerini söylemiyor. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız yukarıda anlattıklarımız gibiyse, ki öyledir, öyleyse Müslüman bir Türk’ün ve Ümmet-i Muhammedîn hiçbir cüzünün asla ve kata sağ ya da sol diye bir davası olamaz. Hatta bir Müslüman mezhepçilik ve cemaatçilikte yapamaz. Keza particilik bile tali meseledir bu durumda. Sağ ve sol tezgâhı, özel bazda Türk Milletinin birliğini bozdu, genel bazda da Ümmet-i Muhammedî mahvetti. Şeytaniler tüm coğrafyalarımıza egemen oldu. Tevhid sancağı altında toplanan bir ümmetin birliği, beraberliği sağ-sol davasıyla yerle yeksan oldu. Sağ-Sol tezgâhı olmayaydı, İslam’dan kopuş ve uzaklaşma olur muydu? Kimliğimiz bu kadar yozlaşır, milletimiz bu derece mankurtlaşır mıydı? İdeolojiler aklımızı ve kalbimizi esir alır mıydı? Bugün bu kutsal topraklarda Siyonizm’in mutemet elemanları olan, Ermeni diasporasının sözcülüğünü ve kuyrukçuluğunu yapan, Müslüman Kürt kardeşlerimizle zerre miskal bağı olmayan, silahlı teröristler ve kravatlı sözcüleri Müslüman Kürt kardeşlerimizi aldatabilirler miydi? Arap kardeşlerimizin üzerlerinde Siyonizm’in uşaklığını yapan soysuz firavunlar egemen olabilirler miydi? Türk’ün, Arap’ın ve Kürt’ün kadim kardeşliğini kim bozabilirdi? Tarih boyunca ezilen ve sömürülen mazlum milletlerin hamiliğini yapan Türk Milletinin küresel düzeyde ki liderliği ve hamiliği tartışılır ve sakıncalı hale gelir miydi? Yaşasın iman edenlerin kardeşliği, yaşasın İslam-İlay-ı Kelimetullah-Tevhid Davası! Kahrolsun şeytaniler ve sağ-sol davası. Müslümanları mahveden şey, maalesef tefrikadır. Müslümanlar, kendi değerlerine yabancılaşmış ve yabancı değerlere alışmış haldedirler. Kendi benliklerini kaybetmişlerdir. Kendileriyle ilgili bir şeyde duyarlılık göstermeyen Müslümanlar, kendileriyle ilgisi olmayan şeylerde ilginç bir duyarlılık sergilemektedirler. Müslümana yapılan zulme bile sessiz kalabilmekte, şeytanilerin yavrularının başlarına gelen en ufak bir şeye üzülebilmekteyiz. Ve bu durumlar için, tefrika için, Allah, Enfal Suresi 46. Ayette açıkça uyarmakta ve kurtuluşun yolunu göstertmektedir ama Müslümanlar cahilliklerinin kurbanı olmaktadırlar. Kitabı elinden alınan, tarihi çalınan ve işin garibi kitabına dönmeyi ve tarihi üzerinde düşünmeyi hiç düşünmeyen Müslümanlar şeytanilerin tasallutu altında rezilce yaşayıp gidiyor. Yani bugün bir Müslüman, Siyonizm’in maşası olan Ermeni’nin kuyrukçuluğunu yapan ve sözcülüğüne soyunan, terörizmi adeta açıkça yücelten ve kendisiyle, kendi değerleriyle zerre miskal alakası olmayan, bu ülkede Truva Atı olmaktan ve Kürt kardeşlerimizi benliklerine ve kardeşlerine yabancılaştırmaktan başka hiçbir işlevi olmayan bir partiye sempati besleyebilmektedir. Oysa hakiki bir Müslüman asla böyle bir şeyi yapamaz. Uyan ey ehl-i İslam, ehl-i vatan ve birleş! İnsanlık maalesef uyuyor ama bahusus İslam Âlemi uyuyor, uyutuluyor. Özel de Türk Dünyası, genel de ise İslam Dünyası maalesef adeta mankurtlaştırılmış durumdadır. Değerler iflas etmiş, tarih unutulmuş, din terkedilmiş haldedir. Bilmiyoruz, görmüyoruz, duymuyoruz, anlamıyoruz. Şeytaniler piyonlarla dünyaya hükmediyorlar. Oyunu fark edenler, bilenler, görenler, duyanlar ve anlayanlar pasifize ediliyorlar ya da yok ediliyorlar. Sağ-Sol tezgâhı bizi mahvediyor. Türk Milleti ve sair İslam Milletleri üzerinde namussuzca tatbik edildi bu ***** tezgâh. DİRİLİŞ isimli dizide ki TURGUT’un haline benziyor halimiz. Belki madden zulme maruz kalmadık amma manen tarifi imkânsız zulümlere maruz kaldık. Nihayet kendi kardeşlerimize siper alır, namlu boşaltır olduk. Artık kendimizden uzaklaştık ve bir yabancı olduk, yabancılara çalışır olduk. Şeytanilerin empoze ettikleri değerlere göre yaşıyoruz, yiyoruz, giyiyoruz, içiyoruz. Onların hedefleri için çalışıyoruz. Kendi değerlerimize göstermediğimiz saygıyı, onların değerlerine gösteriyoruz. Bu milletin ve ümmetin gençliğini zehirleyen melek yüzlü ******in meftunu olmuş durumdayız, onlarla yatıyor, onlarla kalkıyoruz, çocuklarımızı o piçin tezgâhında işliyoruz. Şeytanilerin Sözcülüğünü yapanların, Hürriyetlerini savunanların, Milliyetlerini yüceltenlerin peşlerinden gidiyoruz. Hak ve batıl iyice karıştırılmış durumdadır. Kendi dinimizi bile tahrif ve tahrip etmeden savunamayacak haldeyiz. İlla dini çorbaya çevirip öyle sunmak zorunda kalıyor insanlarımız. Açıkça hakikati ifade etmekten ve olduğu gibi tebliğ etmekten imtina ediyoruz. Şeytanileri gocundurmamak üzerine bir hayat kurmuşuz. İslam’ın yanına din eklemekten hayâ etmiyoruz. Artık sağı-solu bırakıp, kendi değerlerimizin fışkırdığı yüce kaynaklarımıza dönmeliyiz. Kimliğimizi ceddimizin anladığı ve yaşadığı haliyle yeniden keşfetmeli, dinimizi Kitap ve Sünnet ekseninde yeniden anlama çabası içine girmeli, tarihimiz üzerinde bidaha düşünmeliyiz. Yekpare Milletimiz ve Ümmet üzerinde oynanan oyunlara ve oyunların nasıl başarılı olabildiği üzerinde kafa yormalıyız. İnsanları Hakka, Hakikate çağırmalıyız. İnsanları kendi hakikatlerimize değil, İslam’ın hakikatlerine çağırmalıyız. Her alanda, yerde, zamanda bunu yapmalıyız. Hakikati her gizlememiz, ya da izhar etmekten imtina etmemiz yahut korkmamız, bir evladımızın yitişi, bir değerimizin çürüyüşü ve varoluş kavgamızın akamete uğraması demektir. Ve bu hainliği yapamayız, yapmamlayız. Sorumluluğu kuşanmalıyız, duruma el koymalıyız. Derin bir bilinçle, engin bir şuurla, hasbilikle, her türlü kirli düşünce ve duygudan uzak safi bir ihlas ile yapmalıyız bunu. Kirli ve kanlı oyunların figüranı olmamalıyız, oyunbozan olmalıyız. Birbirimizi muhakkak uyarmalıyız. Küçük hatalar yüzünden birbirimize düşman olmamalıyız. Biz ümmetiz, tarağın dişleri gibi biriz, bütünüz, aynı saftayız. Adalet ve ahlak konusunda hassas olmalı, çalışan, üreten kişiye değer vermeli, kitabı yüceltmeli, kimliğimize tutunmalıyız, Allah’ın ipine sarılmalıyız. Sessizce işimizi yapmalı, irademizi kontrol edebilmeli, dirilmeli ve ahlaklıca direnmeliyiz. Alkışlama meftunu olmamalı, alkışlanma beklememeliyiz. Çünkü bize mütemadiyen sıradan ve alelade hareketler kaybettirdi. Küçük işler peşinde koşmamız, zulme maruz kalmamızı tevlit etti. Vakit, dirilme vaktidir, gerilme vaktidir. Karabulutları dağıtma, tezgâhları parçalama, gerçek soykırımcıların soykırım yalanlarına karşı birlik olma vaktidir. İman ve Vatan düşmanlarına karşı birleşme vaktidir. Bahusus, dine, kimliğe, vatana muhalif küçük ve büyük yapılanmaların, yabancılarla teşrik-i mesaisine dikkat etmeli, tuzağa düşmemeliyiz. Aydınlığın savaşçıları olmalıyız. Fenerimizi koyu karanlıklara doğru çevirmeliyiz. Bir madenci tevekkülüyle çalışmalıyız. Sabırlı olmalıyız. Biz çalışacağız, ödül elbet sunulacaktır. Hayat, çalışana ve uyanık olana karşı adildir! Bir milleti yok etmenin en kolay yolu; o milleti küçük parçalara ayırmaktır. Çünkü güç birliktedir. Birlik bozuldu mu dirilik bozulur, dirlik bozuldu mu düzen bozulur, düzen bozuldu mu çek kuyruğunu gitsin artık bitiş, tükeniş, çöküş sürecine girilmiştir. Önce sağ-sol diye ayırırlar, sonra da o sağ ve solu kendi aralarında parçalarlar ve böylece yutulacak lokma haline getirirler. Dinini ve töresini unutan bir millet nasıl düşmanın tuzaklarına düşmez ki zaten? Çünkü bir milleti bir arada tutan, birbirine bağlayan, aynı hedefe yönelten, güçlü ve kadim değerleri olur. Böyle değerler kayboldu mu, millette zaman içinde erir gider. İşte Türk Milletini ve İslam Ümmetini mahveden şey budur. Devlet mekanizmasına sızarak etkili mevkilere yükselmiş ajanlar bu milleti ve ümmeti kendi içinden vurmuşlardır, bu milleti-ümmeti sağ-sol diye bölerek. Ayrılığı öyle bir derinleştirdiler, kökleştirdiler ki, dinini ve kimliğini terk eden ve unutan bu milleti-ümmeti sağa ve sola hükmeden küresel efendilerin kucağına attılar. Kimliğini ve dinini terk etmiş bulunan bir milleti çok kolay yönlendirebilirsiniz. O milletin evlatlarına sanal davalar dikte edersiniz zımnen, işte dinini, vatanını korumak için sağcı olman iktiza ediyor, sosyal adaleti ikame etmen için solcu olman iktiza ediyor dersiniz ve bunu iyice zerk edersiniz kalbine ve kafasına, nihayet inandırırsınız. Oysa dinine ve vatanına sadakatli olman için de, sosyal adaleti ikame etmen için de, Allah’ın emrettiği şekilde yaşaman kifayet edecektir. Ama bu hakikatin farkına varamayacak derecede mankurtlaştırılmışız. Ne gariptir ki, birbirimizi kolay kolay hakikate ve birliğe çağırmayız. Biteviye ayrılığı tevlit edecek hareketlere girişiriz. Bu da ***** düşmanın işine yarar ama bize zarar. Oysa Müslümanın görevi; güzel sözle davettir, kalpleri incitmek değil. Millet birliğe çağıranı mutlaka sever, sevecektir. Kendi tarafımıza, gurubumuza, topluluğumuza çağırmayacağız, Allah’ın hakikatlerine çağıracağız ama. Her güzel şeyin tezahürü olacaktır bu kutsal çağrı, inanın! Yani güzel ülkemize bakalım, Müslümanlar arasında nasıl da tefrika hastalığı hüküm sürüyor. Yazık değil mi? Niye birbirimizi yeriz ki, düşman dururken ve bizi tam bağrımızdan hançerlemek için beklerken? Allah bize neyi emretti? Önder bize neyi öğretti? Kitapta ne yazar? Ceddin nasıl yaşadı? UTAN ve UYAN Ey Müslüman Türk Çocuğu ve uyandır yekpare ümmeti de ve yeniden büyük dirilişi yaşa, diren yedi düvele! ÇANAKKALE neyin eseriydi sahi, aklınıza ve kalbinize bir sorun!?! __________________
    17 Cevap | 9 Görüntüleme
Daha Fazla Etkinlik
ipekd941 Hakkinda

Temel Bilgiler

Yaş
22

İstatistik


Toplam konu
Toplam konu
2513 (1.93%)
Günlük konu
5.80
Mesaj adeti
Mesaj adeti
12,958 (4.15%)
Günlük Ortalama Mesajlar
29.93
Son Mesaj
Kırmızı Zaman - Mine Söğüt 9 Saat önce
Toplam teşekkür
Toplam teşekkür
2,160
Genel Bilgiler
Son Aktivitesi
9 Saat önce
Üyelik tarihi
24.Eylül.2021
Tavsiye Puanı
0
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229